I.Dünya savaşında, Osmanlı Ordusunun savaştığı cephelerden biri olan Galiçya’da, Ruslarla burun burunayız.Meşhur 15 Eylül 1916 taarruzuna hazırlık yapmakta olan sahra bataryalarımızdan biri, eteklerini saran bodur çalılıklar içinde yükselen çam ağaçlarıyla dolu olan Ulu Dağın tepesine bir gözcü göndermek mecburiyetinde… Gözcü, bu tepenin arkasında mevzilenmiş olan Rus askerinin durumunu, siperinden hücuma geçtiği takdirde uzanıp giden sırtın üzerindeki irili ufaklı tepelerin hangisinin arasından geçebileceğini, dalları arasında saklı bulunduğu bir çam ağacının tepesinden telefonla bildirecek. Tabii, kaderde tepenin arkasında mevzilenmiş ve her an dağın tepesinde bir Osmanlı hücumu için dikkat kesilmiş olan Rus askerinin kurşun yağmuruna hedef olmak da var. Batarya kumandanı sordu: -Bu fedakarlığı, gönüllü olarak gösterecek? -Ben hazırım kumandanım!.. Herkesten önce ortaya atılan Kayserili Ali Onbaşı, elindeki telefonu ve bir kucak kablosu ile, kumandanı ve arkadaşlarına veda ederek, öbür tarafı meçhul olan tepeye doğru tırmandı. Her tarafı görebilecek bir yere kadar tırmandıktan sonra, tepeye hakim bir çam ağacının file kadar sık dalları arasına yerleşerek telefonunu kurup, aşağıdaki bataryası ile irtibatını sağladı. Ne var ki, Ali Onbaşı geç kalmıştı. Onun, dalları arasında saklandığı çamın üç yüz metre yakınına kadar tırmanmış olan Rus bölüğü, birkaç dakika sonra bulunduğu yeri tutacak ve Ali Onbaşıyı, hiç olmazsa telefonunu kablosunu görerek kıskıvrak yakalayacaklardı… Bu durumu olduğu gibi kumandanına bildiren Ali Onbaşı, Rus birliğinin yaklaştığını fakat yerini asla bırakmayacağını telefonun ahizesine fısıldadı ve ilave etti: -Kumadanım, şimdi vereceğim mesafeye bataryanın namlusunu çevirin ve bütün kuvvetinizle yüklenin. Bana gelince, şu anda hayatımın en mesut dakikalarını yaşadığıma inanıyorum. Çünkü bu çam ağacının dalları arasında ben, iki büyük şerefte birine namzedim; ya şehid, yahut gazi olmak!.. Dağın eteklerine kadar uzanan tarlaların içindeki dikenlerin arasında saklı duran 4 bataryaya kumanda eden Yüzbaşı, ona, gayet sakin konuşmasını, hatta mümkünse sıyrılıp aşağı inerek kendisini kurtarması için daha emin bir yere gizlenmesini bildirdiyse de Ali Onbaşı: -Merak etme kumandanım, bu tehlike benim için asla mühim değil, dedi ve şunları ilave etti: -Peygamber Efendimiz şehidliği o kadar yüksek bir makam olarak ilan etmiş ki, bizzat kendileri bile vefat ettikten sonra yeniden dirilerek tekrar şehid olmayı arzu ettikleri ni beyan buyurmuşlardır. Ali Onbaşının, Yüzbaşının gözlerini yaşartan bu cümleleri burada kesildi. Ne kadar uğraşıldıysa da, tek kelime ses alınamadı. Bir müddet hayat işareti bile görülemedi. Neden sonra Batarya kumandanının telefonu arı vızıltısına benzeyen işaretini verdi: -Alo! Kumandanım siz misiniz? -Benim Ali Onbaşı, ne oldu öyle birden susuverdin? -Kumandanım, ben sizinle konuşurken, dalları arsına saklandığım çamın dibine Rus askeri geldi. -Sonra? -Burada birer sigara sardılar. Ne konuştuklarını anlayamadım, fakat sizin durumunuzu çalıların arasından iyice tetkik ettikleri muhakkak. Ben de Alay Müftüsü dedemin yaptığı gibi Fetih suresini okumaya başladım. Tam sure biterken onlar da kalkıp, 200 metre sağımda mevzilenmiş olan Rus birliğine doğru gittiler. Zannederim, en çok yarım saat içinde taarruza geçecekler…İşte kumandanım! Rus bölüğü mevzilerinden çıktı bile, kapalı ormanda ilerliyor. Şimdi mesafe veriyorum, dikkat edin.. Ali Onbaşı, müthiş bir soğukkanlılık içinde, batarya toplarına mesafe tahminini bildirdikten sonra, ortalığın sessizliğini Türk bataryalarından bir topun gürültüsü ansızın yırtıverdi. İlk mermi, orman içinde sessizce ilerleyen Rus bölüğünün önüne düşmüştü. Rus kumandanı bunu bir tesadüf sandı. Çünkü, bir Müslümanın, hayatı pahası na da olsa, hemen yanlarındaki bir ağaçta bulunabileceğini aklına bile getirmemişti. Ali Onbaşı tekrar mesafe verdi: -Kumandanım elli metre daha uzatın! İkinci gümbürtünün dağlara doğru yayılan aksi sadası henüz bitmemişti ki, Ali Onbaşının sesi tekrar duyuldu: -Kumandanım tam isabet, bütün batarya aynı hedefe!..O gün ikindiden sonra başlayan 15 Eylül taarruzu, ortalığı karanlık kaplayıncaya kadar devam etti. Ne var ki bir ara: -Kumandanım, benim çamı kollayın! Dediği duyulan Ali Onbaşıdan ses seda kesildi. En tehlikeli anlarda bile namazını bırakmayan, Alay Müftüsünün torunu Ali Onbaşının akıbetinden endişe eden kumandanı, onun için sabaha kadar gözyaşı döktü. Henüz şafak sökerken, bataryası ile birlikte allak bullak ettiği dağın eteklerine doğru tırmanarak onu aramaya başladı. Fakat az ileride onu görünce büyük bir sevince kapıldı. Kumandanı, Ali Onbaşıyı ne vaziyette buldu dersiniz? Bir şarapnel parçası darbesiyle elinden fırlayan telefon kutusunu kaybedince, sabaha kadar çam ağacının dalları arasında sabırla bekleyen Ali Onbaşı, gözünün önü aydınlanır aydınlanmaz, güllenin açtığı çukurların birinden fışkıran sulardan abdest alarak namaza durmuştu. O, bizim hissedemeyeceğimiz derin bir manevi haz ve huşû içinde sabah namazını eda ediyordu.

Adı: Fatıma

Lakapları: Zehra, Sıddika, Kubra, Tahire, Raziye, Merziyye, Havra’un-İnsiyye, Betul, Muhaddese, Zühre…

Künyesi: çmmü’l-Hasaneyn, çmmü Ebiha, çmmü’l-Eimme.

Baba-Annesi: Hz. Muhammed (s.a.a), Hatice (s.a).

Doğumu: Bisetin 5. yılı, Cemadiy’ul- Ahir ayının 20′sinde Cuma günü Mekke’de dünyaya geldi.

Hicreti ve Evliliği: Sekiz yaşlarında Hz. Ali’yle birlikte Medine’ye hicret etti ve hicretin 2. yılı Zihicce ayının evvellerinde İmam Ali ile (a.s) evlendi.

şahadeti: Hicretin 11. yılı Cemadiy’el-Ula’nın 13′ünde veya 15′inde veya Cemadiy’us-Sani’nin 3′ünde, 18 yaşında iken Medine’de beka alemine göç etmiştir.

Mezarı: Medine’de üç mekandan birindedir: Peygamber (s.a.a)’in kabrinin yanında, Baki mezarlığında, Mescid’un-Nebi ile Hz. Peygamber’in kabri arasında.

Yaşam Dönemi:

1- Babası Resulullah (s.a.a) ve eşi Ali (a.s) ile geçirdiği dönem.

2- Toplumsal ve siyasi açıdan çok önemli olan babasının ölümünden sonra geçirdiği birkaç aylık dönem.

çocukları: Hasan, Hüseyin, Zeynep, çmmü Gülsüm, Muhsin.

***

Hz Fatıma (s.a), Hz. Resulullah (s.a.a)’in Hz. Hatice’den dünyaya gelen kızıdır. Resulullah (s.a.a)’in davete başlamasının beşinci yılı, Cemadiy’ul-Ahir ayının 20. Cuma günü doğmuşlardır.

Resulullah (s.a.a); “Kim Fatıma’yı razı ederse beni razı etmiş, beni razı eden de Allah’ı razı etmiştir. Kim Fatıma’yı gazaplandırırsa, beni gazaplandırmış, beni gazaplandıran da Allah’ı gazaplandırmıştır.” diye buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.a) Hz. Fatıma’ya (s.a) olan sevgisi vasfedilmeyecek derecedeydi. Resulullah (s.a.a); “Fatıma benim bir parçamdır.” diye buyurduğu, yola çıktığında Hz. Fatıma’nın evine uğradığı ve döndüğünde de ilk uğradığı yerin O’nun evi olduğu nakledilmiştir.

Hz. Fatıma (a.s), Hz. Ali’nin eşidir. Resulullah (s.a.a); “Ali olmasaydı Fatıma’ya eş bulunmazdı.” diye buyurmuştur.

Hz. Ali’nin savaş meydanlarındaki cihadına en büyük yardımcı Hz. Fatıma (s.a) idi. Hz. Fatıma (s.a) eşinin evde bulunduğu ve bulunmadığı dönemlerde evi en güzel şekilde idare eder ve eşinin rızasını kazanırdı. Hz. Fatıma (s.a), Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn gibi İmamların annesidir. Cennetin gençlerinin efendileri olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn’nin bütün güzel hasletleri, annelerinin sahip olduğu ahlaki erdemleri yansıtan bir ayna olarak görülmelidir.

Hz. Fatıma (a.s)’ın züht ve ibadetine gelince, bir çok geceleri ibadetle geçirdiği nakledilir. Her namazdan sonra okunması sünnet olan Fatımat’üz-Zehra’ya Resulullah tarafından bir hediye olarak öğretilen Fatımat’üz-Zehra Tesbihatı (34 defa Allah-u Ekber, 33 defa Elhamdulillah, 33 defa Sübhanallah ) O Hazretin ibadetteki yüce makamına bir işarettir.

Hz. Fatıma’nın (s.a) mübarek ömrü 18 sene gibi çok kısa bir süre olmasına rağmen ilimdeki makamı o dereceye varmıştır ki Kur’an’nın tefsiriyle ilgili buyurukları Hz. Ali (a.s) tarafından kaleme alınmış, bu yolla meydana gelen kitap Ehl-i Beyt İmamlarının ilmi kaynaklarından biri olmuştur. Böylece o Hazret sonradan gelen İmamlar için de bir muallime sayılıdır.

Hz.Fatıma (s.a) Resulullah (s.a.a)’ten sonra çok kısa bir süre yaşamıştır. Bu süre bazı nakillere göre, altı ay bazısına göre de 95 veya 100 gündür.

Hz. Fatıma (a.s) Medine’de vefat etmiş ve vasiyeti üzerine geceleyin gizlice defnedilmiştir.

1- İmam Bakır (a.s): “Her şeyin bir baharı vardır, Kur’an’ın baharı da Ramazan ayıdır.”

2- İmam Ali (a.s): “Ramazan Allah’ın ayı, Şaban Resulullah’ın ayı, Recep benim ayımdır.”

3- Resulullah (s.a.a): “İnsan, ramazan ayının faziletini bilseydi, yılın hepsinin ramazan olmasını isterdi.”

4- İmam Sadık (a.s): “En iyi (faziletli) cihad sıcak havada oruç tutmaktır.”

5- Resulullah (s.a.a ): “Gökyüzünün kapıları Ramazan ayının ilk gecesi açılır ve son gününün gecesine kadar kapanmaz.”

6- İmam Sadık (a.s): “Kim ramazan ayında (Allah’ın kitabından) Kur’an’dan bir ayet okursa, diğer aylarda Kur’an hatmeden kimse gibidir.”

7- Resulullah (s.a.a): “Cennet, her yıl ramazan ayının gelişiyle süslenip ziynetlenir.”

8- İmam Sadık (a.s): “İnsanın başına bir bela (musibet ) geldiği zaman oruç tutsun.”

9- İmam Zeynelabidin (a.s): “Selam sana olsun ey Ramazan ayı ki, hiç bir ay seninle fazilette yarışamaz.”

10- Resulullah (s.a.a): “Cennet dört kişinin özlemini çeker, ….biri de ramazan ayında oruç tutandır.”

11- Resulullah (s.a.a): “Ramazan ayı bütün ayların, Kadir gecesi ise bütün gecelerin efendisidir.”

12- Resulullah (s.a.a): “Kim Ramazan ayını oruçlu geçirir ve haramlardan ve iftiradan sakınırsa, Allah ondan razı olur ve cenneti ona farz kılar.”

13- Hz. Peygamber efendimiz (s.a.a) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Her kim ramazan ayını susarak oruç tutar da, kulağını, gözünü, dilini, şehvetini ve vücudunun organlarını yalandan, haramdan ve gıybetten Allah’ın rızası için korursa, yüce Allah onu kendine yakın kılar, öyle ki o adam Hz İbrahim Halilullah’a (onun makamına) erişir ve onunla birlikte olur.”

14- İmam Bakır (a.s): “Ramazan ayının diğer aylara üstünlüğü Resulullah’ın diğer peygamberlere üstünlüğü gibidir.”

15- Resulullah (s.a.a): “Ramazan ayı öyle bir aydır ki, başlangıcı rahmet, ortası mağfiret ve sonu Cehennem ateşinden kurtulmadır.”

16- İmam Ali (a.s): “Oruç, kul ile Yaradanı arasında bir ibadettir, Allah’tan başka kimse onu bilemez.”

17- Resulullah (s.a.a): “Her şeyin bir kapısı vardır, ibadetin kapısı da Oruçtur.”

18- Resulullah ( s.a.a.): “Oruç sabrın yarısıdır.”

19- Resulullah (s.a.a) (Sahabeden birine hitaben): “Oruç tut; çünkü oruç gibi bir ibadet yoktur (onun yerini tutacak bir şey yoktur).”

20- Resulullah (s.a.a): “Allah-u Teala buyuruyor: “İnsanoğlunun oruç hariç bütün iyi amelleri kendisi içindir; ama oruç benim içindir ve ben mükafatını vereceğim.”

21- İmam Ali (a.s): “İslam beş temel üzerine kurulmuştur; namaz, zekat, hacc, oruç, velayet.”

22- Resulullah (s.a.a): “Oruç, cehennem ateşinden koruyan bir siperdir (kalkandır).”

23- Resulullah (s.a.a): “Üç amel Allah’ın rahmetindendir: Gece namazı kılmak, mu’min kardeşin halini sormak ve oruç tutmak.”

24- Resulullah (s.a.a): “Allah-u Teala melekleri oruç tutanlara dua etmekle görevlendirmiştir.”

25- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutanın uykusu ibadet, susması tesbih, ameli kabul ve duası müstecab olur.”

26- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutanın duası reddedilmez.”

27- Resulullah (s.a.a): “Cennetin Reyyan adlı bir kapısı vardır; o kapıdan ancak oruç tutanlar girecektir.”

28- İmam Kazım (a.s): “Oruç tutanın duası iftar vakti kabul olur.”

29- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutan bir kimse, kendisine hakaret edildiği vakit “Allah’ın selamı üzerine olsun ben bugün oruçluyum” derse, Alla-u Teala buyurur: “Oruçlu kulum bana sığındı, onu cehennem ateşinden koruyup cennetime yerleştirin.”

30- İmam Sadik (a.s): “Oruç tutan her mu’min sahur ve iftar vakitlerinde Kadir suresini okursa, bu iki vakit arasında Allah yolunda canını veren kimse gibidir.”

31- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutan kimsenin iki mutluluğu vardır; iftar vakti ve Kıyamet günü.”

32- İmam Ali (a.s): “Her şeyin bir zekatı vardır, bedenin zekatı da oruçtur.”

33- İmam Sadık (a.s): “Allah, orucu zengin ile fakir eşit olsunlar diye farz kıldı.”

34- Hz. Fatıma (s.a.): “Allah, orucu ihlası sağlamlaştırmak için farz kılmıştır.”

35- İmam Rıza (a.s): “Eğer sorulsa ki, neden Ramazan ayının orucu, bundan az veya fazla farz kılınmadı? Şöyle cevap verilir: “Çünkü bu, zayıf ve güçlünün gücünün yettiği bir miktardır.”

36- Resulullah (s.a.a): “Bu ay Ramazan diye adlandırıldı; çünkü bu ay günahları temizler.”

37- Resulullah (s.a.a): “Nefsimi elinde tutan Allah’a and olsun ki oruç tutan kimsenin ağzının kokusu Allah’ın yanında misk kokusundan daha iyidir.”

38- Resulullah (s.a.a): “Oruç tutun ki sıhhatli (sağlıklı) olasınız.”

39- Resulullah (s.a.a): “Kim ramazan ayını oruç tutar ve haramlardan sakınırsa, Allah onun geçmiş günahlarını affeder.”

40- Resulullah (s.a.a): “Ey gençler, sizden kimin gücü yeterse evlensin; çünkü bu, gözün haramdan sakınmasını ve iffetin korunmasını sağlar. Kimin evlenmeye gücü yetmezse; oruç tutsun; çünkü oruç, cinsel arzuları kontrol etmede çok faydalıdır.”

Basra’lı Şem’ûn kendi halinde bir mecusidir. Müslümanlarla içli dışlıdır ve bir sürü güzel haslet edinir. Kimseyle uğraşmaz, yalan söylemez, sözünde durur ve cömerttir. Sonra o gülyüzlü komşusunu (Hasan-ı Basri Hazretlerini) çok beğenir, uzaktan bile görse ayağa kalkar, hürmetle yol verir. Hasan-ı Basri, Şem’ûn’un Müslüman olmasını çok ister. Hatta bazı geceler sabahlara kadar yalvarır onun ve onun gibiler için hidayet diler. Rahman ve Rahim olan Rabbimiz bu duaları kâbul eder ve mübareğin tebliğ için beklediği fırsatı önüne çıkarır. Nasıl mı? Anlatalım. Şem’ûn amansız bir hastalığa yakalanır. Birkaç gün içinde mum gibi erir ki artık öleceğinin farkındadır. Hasan-ı Basri biraz süt, biraz hurma alır, komşusunun kapısını tıklatır. Şem’ûn onu görünce çok duygulanır. Ağlamakla gülmek arasında gidip gelen bir sesle ‘Ey asil komşum’ der ‘niye zahmet ettin ki?’ -Ne zahmeti, vazifemiz değil mi? -Biliyor musun ben gidiciyim. -Hepimiz gidiciyiz. -Korkarım ahirette de görüşemeyeceğiz. Zira inandıklarım doğruysa aynı yerde olmayacağız. Mübarek acı acı gülümser. -Peki’ der, ya benim inandıklarım doğruysa? -Yine aynı yerde olmayacağız, zira beni taptığımla yakacaklar. -Bak Şem’ûn ateş yaratıcı değil mahlûktur. Alemlerin Rabbi (Celle Celalüh) dilemezse kimseye bir şey yapamaz. -Müslümanlar buna benzer şeyleri çok söylerler ama ateşin yakmadığı nerede görülmüş? -Ateşin yakmadığını görsen bana inanır mısın? -İnanırım. Biliyor musunuz veliler hallerini bir sır gibi saklar, tanınmaktan, bilinmekten sıkılırlar. Ancak böylesi hayati kavşaklarda keramet göstermek zorunda kalırlar. Nitekim Hasan-ı Basri Hazretleri de mangaldaki ateşi avuçlar, kızgın korla kollarını sıvazlar. Şem’ûn hayretler içindedir. Büyük veli, bunlar sıradan şeylermiş gibi gülümser, ‘İstersen yanan fırına girelim’ der, ‘var mısın?’ -Yoo, hayır. Bu kadarı yeter. -Görüyorsun işte. Senin, benim, dağların, göklerin, denizlerin yaratıcısı onu zararsız kıldı. -Sanırım, Allah’ın büyüklüğünü kabullenmek zorundayım . -Al, istersen dokunabilirsin. Eğer ateş bir şeye kaadirse yaksın da görelim. -Diyecek bir şey bulamıyorum. -Ama benim diyecek çok şeyim var. Yapma Şem’ûn, kendine kıyma. Gel iman et ve kurtul. Altından nehirler akan köşkler, nefis şerbetler, bahçeler, huriler seni bekliyor. Bir kere kelimeyi şahadet söyle, ebedi saadete kavuş. -Bu kadar kolay mı yani? -Evet bu kadar kolay. -Ama benim ömrüm günah içinde geçti. -Benim ki de öyle ama Allah-ü teâlâ affedicidir. -Ne desem bilmem ki, bunca yıldır mecusi olarak yaşadıktan sonra… -Sakın ‘millet ne der?’ diye düşünme, sadece kalbinin sesini dinle. -Kalbim seninle beraber, yalnız endişelerim var. -Nasıl yani? -Sahi, Rabbim beni kâbul eder mi? -Eder. -Bana kulum der mi? -Der. -Emin misin? -Adım gibi. -Peki kefil olur musun? -Olurum. -Ahitname de yazar mısın? -Yazarım. -Mührünü de basar mısın? -Basarım. -İyi öyleyse, sen şimdi bana yapmam gerekenleri söyle. Şem’ûn oğullarını, yakınlarını çağırır. Kalabalığın huzurunda iman eder. Olacak bu ya hemen o gün ecel şerbetini içer. Onu söz konusu kâğıtla birlikte toprağa verirler. Hasan-ı Basri Hazretleri hem şaşkın, hem sevinçlidir. Omuzlarından irice bir yük gitmiştir. Definden sonra evine gelir. Bir başına kalınca hadisenin muhasebesini yapar ve birden dehşete düşer. Büyük bir pişmanlıkla ‘yaptığını beğendin mi’ der, ‘sen kim oluyorsun da ahidname veriyorsun. Kendini kurtaracağın şüpheli, kalkıp başkalarına kefil oluyorsun. Eyvah ki ne eyvah! Aman Allah’ım ben ne yaptım!’ O gece binlerce, onbinlerce kez tövbe eder, ‘Yarabbi, ben acizin, zavallının biriyim’ der, ‘n’olur bu cüretimi affeyle!’ Hasan-ı Basri o kadar ağlar ve o kadar yalvarır ki bitap düşer. Birara içi geçer, rüyasında Şem’ûn belirir, çok neşelidir. Öylesine nurludur ki dolunayı imrendirir. Başında cennet cevahirleriyle süslenmiş bir taç vardır. Hasan-ı Basri Hazretlerine döner ‘Meğer Allah-ü teâlâ ne büyükmüş’ der, ‘merhametinin zerresi benim gibi nice asiye yetti.’ -Peki ya ahitname? -Ona bakmadı bile, istersen geri verebilirim. -Yalvarırım ver, n’olur ver. -Al! Hasan Basri Hazretleri heyecanla uyanır. Ne görse beğenirsiniz. Kâğıt elindedir.

Hz.Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler, derlerki -Ey halife bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.

Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:

-Söyledikleri doğrumu diye sorar.

Suçlanan genç derki evet doğru bu söz üzerine Hz Ömer:

-Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar.

Bunun üzerine genç anlatmaya başlar,derki :

-Ben bulunduğum kasaba hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber gezmeye çıktık kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Hayvanlarımın arasında bir güzel atım varki dönen bir defa daha bakıyor hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş atım oracıkta öldü, nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım babası öldü, kaçmak istedim, fakat arkadaşlar beni yakaladı,durum bundan ibaret,dedi.

Bu söz üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam, madem suçunu da kabul ettin…

Bu sözden sonra delikanlı söz alarak: -Efendim bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım şimdi siz bu cezayı ifnaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettğiniz için Allah indin’de sorumlu olursunuz, bana üç gün izin veriseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime birini bulurum der.

Hz Ömer dayanamaz derki:

-Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalırki? der,

Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar derki,

-Bu zat benim yerime kalır, o zat Amr ibni As’ dan başkası değildir. Hz Ömer Amr ‘a dönerek

-Ey Amr delikanlıyı duydun, der.

O yüce sahabi:

-Evet, ben kefili, der ve genç adam serbest bırakılır.

Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur, Medinenin ileri gelenleri Hz Ömere çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr’ın idamın yerine, maktülün diyetinin verilmesini teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz, derler.

Hz Ömer kendinden beklenen cevabı verir, derki,

-Bu kefil babam olsa farketmez, cezayı infaz ederim.

Amr tam bir teslimiyet içerisinde derki,

-Biz de sözümüzün arkasındayız.

Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.

Hz Ömer gence dönerek derki,

-Evladım gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin.

Genç vakurla başını kaldırır ve:

-Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der.

Hz Ömer başını bu defa çevirir ve Amr’a derki,

-Ey Amr sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?

Amr :

-Bu kadar insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim der.

Sıra gençlere gelir derlerki,

-Biz bu davadan vazgeçiyoruz, bu sözün üzerine Hz Ömer :

-Ne oldu biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?

Gençlerin cevabı dehşetlidir :

– Merhametsiz insan kalmadı demeyesiniz diye.