Tevhidedavet

Burası category.php şablonu, 3 Kitap kategorisindeki yazılar görüntüleniyor.

Kur’ân-ı Kerim’i okuma âdâbı,Dini Sohbet

  • Tarih : 19 Haziran 2012
  • Kategori : 3 Kitap
  • Yorum Yok

Kur’ân-ı Kerim’i okuma âdâbı

Kur’ân-ı Kerim’i okuma âdâbı nasıldır?”

Kur’ân-ı Kerim’in, “Allah’ın bizimle konuşması” olduğunu hatırlamamız, aslında Kur’ân-ı Kerim’i okuma âdâbını kavrama konusunda bize yeterli ön bilgi verir. “Kimin kitabını okuyoruz? Neden okuyoruz? Bu okuyuştan ne umuyoruz? Ne bekliyoruz?” Sorularına içtenlikle cevap verdiğimiz an, “Nasıl okumalıyız ?” sorusunun cevabını da vicdanımızda bulmuş oluruz.
Kur’ân-ı Kerim’i okuma âdâbını şöyle sıralamak mümkündür:

1- Kur’ân’ı mümkün mertebe yüzünden okumalıdır. Ezberimizde olan âyet ve sûreleri de yüzünden okumak ezbere okumaktan daha efdaldir.

Peygamber Efendimiz (asm): “Gözlerinize ibâdetten nasibini veriniz” buyurmuştu. Ashab-ı Kiram:
“Gözlerin nasibi nedir yâ Resûlallah?” dediler. Allah Resûlü (asm):
“Mushaf’a bakmak, âyetleri üzerinde tefekkür etmek ve inceliklerinden ibret almaktır” buyurdu. 1

2- Kur’ân-ı Kerim’i derin bir tefekkür içinde okumak ve okurken kendimizi Allah’a muhatap bilmek.
İbn-i Mes’ud (ra) anlatıyor: Resûlullah (asm) bana hitaben:
“Bana Kur’ân oku!” buyurdu. Ben:
“Yâ Resûlallah! Kur’ân sana indirildiği halde, sana Kur’ân’ı ben mi okuyacağım?” dedim.
Allah Resûlü (asm):
“Ben Kur’ân’ı kendimden başka birisinden dinlemeyi hakikaten severim.” buyurdu. Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem’e (asm) Nisâ Sûresinden okumaya başladım. Nihâyet; “Her ümmetten birer şâhit getirdiğimiz ve ey Muhammed, onların üzerlerine de seni şâhit olarak getirdiğimiz zaman onların hâli nice olur?” 2 âyetine geldiğimde, Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm):
“Şimdilik yeter!” buyurdu. Dönüp baktığımda, bir de ne göreyim, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (asm) iki gözünden yaşlar akıyordu. 3

3- Kur’ân’ı huşû ve ürperti içinde okumak, dinlemek ve onu anlamak için susarak bütün dikkatlerimizi ona vermek. Cenâb-ı Hak: “Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız” 4 buyurur.

4- Kur’ân’ı abdestli olarak okumak.

5- Kur’ân’ı sesli veya sessiz okuyabiliriz; ama onu muhakkak dilimizle okumalıyız. Yalnız göz ile takip etmek tam bir okuma sayılmaz. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) Kur’ân’ı bazen yüksek sesle, bazen de kısık sesle okurdu. 5

6- Kur’ân’ı, gereği ile amel etmek için okumak. Peygamber Efendimiz’in (asm); “Onlar Kur’ân okurlar; fakat okudukları boğazlarından aşağıya geçmez” 6 sözündeki sitemden kaçmalıdır.

7- Kur’ân’ı isteyerek ve sırf Allah rızâsı için okumak. Usanıncaya kadar okumaktan kaçınmalı; yorulduğunda dinlenmeli, sonra tekrar okumalıdır. Peygamber Efendimiz (asm) “Kur’ân ile kalpleriniz birleştikçe onu okuyunuz. Kalben ondan ayrıldığınızda (yorulduğunuzda) okumayı bırakınız.” 7 buyurmuştur.

8- Kur’ân’ı ücretle okumamalı ve ücretle okutmamalıdır. Peygamber Efendimiz (asm): “Kur’ân’ı okuyunuz ve onu menfaat vesilesi yapmayınız.” 8 buyurmuştur.

9- Kur’ân’ı mümkün mertebe güzel sesle okumalıdır. Peygamber Efendimiz (asm): “Kur’ân’ı sesinizle süsleyiniz.” 9 buyurmuştur.

10- Kur’ân’dan ezberimizde bulunan âyet ve sûreleri unutmamak için belirli aralıklarla tekrar etmeyi ihmal etmemeliyiz.
Özetlemek gerekirse; Kur’ân’a hiçbir yöneliş ve hiçbir teveccüh istifâdesiz ve feyizsiz kalmaz. Yeter ki, okuduğumuz Kur’ân olsun! Fakat en istifâdeli ve en feyizli okuyuş, mümkün olan bütün duygularımıza âdetâ emzirerek okumaktır. Hem gözle, hem dille, hem işiterek, hem dokunarak, hem tefekkür ederek, hem düşünerek, hem ibret alarak, hem Allah’ın huzurunda olduğumuzun idrâkiyle Allah’ın vahyine kendimizi muhatap bilerek, hem korkarak, hem ümit duyarak, hem zevkle, hem haşyetle, hem huşû ile; Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle, okuduğumuz satırların Peygamber Efendimiz’in (asm) mübârek dudaklarından çıktığını işitircesine; yahut Hazret-i Cebrâil’in (as) Allah Resûlüne (asm) tebliğ edişini duyarcasına; veya Allah’ın (cc) Hazret-i Cebrâil’e (as) tâlim edişini hissedercesine okumak veya dinlemek hiç şüphesiz istifâdeyi ve feyzi arttıracak okuyuş ve duyuş halleridir. 10

Dipnotlar:

1- Umdetü’l-Kârî, 9/336. 2- Nisâ Sûresi, 4/41. 3- R. Sâlihîn, 1005. 4- A’râf Sûresi, 7/204. 5- Ebû Dâvûd, 1/305. 6- Buhârî, 6/115. 7- Buhârî, 6/114. 8- Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/428. 9- Nesâî, 2/139. 10- Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye, s. 120.

Dini Sohbet,Dini Chat,islami sohbet,islami chat,Dini Forum,islami forum

« Devamını okuyun...

Vahiy kavramları üzerine,Dini Sohbet

  • Tarih : 19 Haziran 2012
  • Kategori : 3 Kitap
  • Yorum Yok

Vahiy kavramları üzerine

Kutsi hadis ne demektir? Allah’ın sözü mü, Resulullah’ın sözü mü? Âyete ve hadise göre farkı nedir?”

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın (asm) pâk gönlüne nazil olan vahiy, iki türlü gelmiştir:

1- Vahyi metlüvv: Okunan, tilâvet olunan, namazda kıraat olunan, sözüyle, üslûbuyla, ifade şekliyle, kelâmıyla, manasıyla Allah’a ait olan vahiydir. Üslûbu, lâfzı, telâffuz biçimi, söyleyiş tarzı, harf, kelime ve cümle kurgusu mu’cize olan Kur’ân’ın her bir âyeti bu sınıftandır. Namazda okunurlar. Kıraati ve tilâveti ibâdettir. Başka bir ifadeyle, Allahü Zülcelâl’in, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma sözüyle, kelâmıyla, lâfzıyla, özüyle, manasıyla her biçimi Kendi Zâtı Ulûhiyetine mahsus olmak üzere nazil buyurduğu vahye “Kur’ân” diyoruz.

2- Vahyi gayri metlüvv: Okunuşuyla, tilâvetiyle, lâfzıyla, cümle yapısıyla, söyleniş biçimiyle değil; mânâsıyla, özüyle, içiyle, sâfîyetiyle, pâklığı ile Allah’a ait olan vahiydir. Bu tür vahiylerin cümle kalıbına dökülmesi, telâffuz edilmesi, lâfzı, ifâde biçimi, söyleyiş tarzı Resûli Ekrem Efendimiz’e (asm) aittir. Namazda okunmazlar.

Bunlar da iki kısımdır:

1- Kudsî Hadîs: Cenâbı Hakk’ın, Kur’ân’dan başka, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâma nâzil buyurduğu, Kendi Zâtı Ulûhiyetine mahsus, heybetli, kudsî, rubûbiyetinin azametini, tasarruflarının ihâtasını, Kendi Zâtının ve sıfatlarının büyüklüğünü, rahmetinin eşsizliğini, ihsân ve ikrâmının bolluğunu ifâde eden mânâlardır. Peygamber Efendimiz (asm) bu mânâları nübüvvet ehliyetiyle kendi cümle kalıplarına dökmüş ve bizlere nakletmiştir.
Hadis literatüründe bu tür hadislere “kudsî hadis, rabbânî hadis veya ilâhî hadis” denir.

2- Nebevî Hadîs: Cenâb-ı Hakk’ın, Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâma nazil buyurduğu sâir mânâlara ve vahiylere ise, –ki bunları da Peygamber Efendimiz (asm) kendi ifade kalıplarına dökmüştür “nebevî hadis”, yani Hazreti Peygamberin (asm) sözü denmektedir. Nebevi hadisler vahyi zımnidirler. Yani sözü ve beyan tarzı Peygamber Efendimize (asm) ait olmak üzere, mana Allah’a aittir.

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Vahiyden gelen mücmel hadiseyi tafsil ve tasvirde, zâtı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, bazen yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder, veyahut kendi ferasetiyle beyan eder.”1

Kudsî hadislerin başlangıç kısımlarında, “Allah dedi ki…”, “Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurdu…”, “Allah diyor ki:…”, “Rabb’iniz diyor ki:…”, “Rabb’iniz ne diyor biliyor musunuz?” gibi hadisin, mânâ itibariyle Allah’ın yüce tasarruflarını anlatan bir “Allah sözü” olduğunu vurgulayan ifâdeler yer alır. Bu tür hadisler Kur’ân’da değil; hadis kitaplarında hadis usûlüne uygun rivayetlerle zikredilmişlerdir.

Kur’ân ile kudsî hadisler vahyi sarihtirler. Yani açık vahiydirler. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Resuli Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur: Kur’ân ve bazı ehâdisi kudsiye gibi.” 2

Kutsî hadise bir misal verelim:
*Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bir gün ashâbına (ra): “Rabbiniz ne buyuruyor biliyor musunuz?” diye sordu.

Ashâbı Kiram (ra): “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” dediler.

Resuli Ekrem Efendimiz (asm): “Rabbiniz buyuruyor ki: ‘Kim ki bütün erkân ve şartlarına riayet ederek namazı vaktinde kılarsa, Benim onun için bir ahdim vardır: Onu Cennete koyarım. Kim de namazın erkân ve şartlarına riayet etmez ve namazı vaktinde kılmazsa Benim onun hakkında bir sözüm yoktur; dilersem cehenneme koyarım, dilersem cennete.” 3

DUÂ
Allah’ım!
Bize hidâyet ver! Bize Sana giden yolu göster! Bize, Sana giden yolda sebat ve istikamet ver! Senin yolunda ayağımızı kaydırma! Bizi kendine kul kabul et! Bizi Habibi Edîbin Aleyhissalâtü Vesselâma ümmet eyle! Râzı olacağın amellerde bize yardımcı ol! Bizi insanlardan ve cinlerden gelen her türlü dalâletten koru! Hatâlarımızdan dolayı bize azap etme! Bizi bağışla!

Âmîn… Âmîn… Âmîn…

Dipnotlar:
1. Mektubat, s. 94.
2. Mektubat, s. 94.
3. Dârimî, Salât, 24.

dini sohbet,islami sohbet,dini chat,nur sohbet,islami chat,dini forum,islami forum

« Devamını okuyun...

Ehl-i Kitap necat mıdır,Dini Sohbet

  • Tarih : 18 Haziran 2012
  • Kategori : 3 Kitap
  • 1 Yorum

Ehl-i Kitap necat mıdır

Peygamber Efendimiz (asm) son peygamber olduğuna nazaran; ondan sonraki safiyane inanan ehl-i kitaptan ehl-i necat var mıdır?”

“Ehl-i Kitap” tabiri, her ne kadar sözlükte “Kitaba tâbî olan” mânâsında Müslümanları da içine alıyor olsa da; ıstılâhta Kur’ân’dan önce indirilen İlâhî Kitaplara inananlar mânâsında Yahudi ve Hıristiyanlara verilen unvandır.

Yahudi ve Hıristiyanlardan Allah’a ve son Resulü olan Hazret-i Muhammed’e (asm) iman eden bahtiyarların Sırat-ı Müstakim üzere olduklarından; dolayısıyla ehl-i necat olduklarından tereddüdümüz yok. Habeş Kralı Necati gibi, Yermük Savaşı esnasında Müslüman olarak iki rekât namazdan başka namaz kılmak nasip olmadan şehit düşen Rum Komutan Cerece gibi, Prens Bismark gibi, Mister Karleyl gibi, Yusuf İslâm gibi Ehl-i Kitap iken Kur’ân’ın şefkati ile ihata edilen bahtiyarların sayısı bir hayli fazla.

İslâmiyet ile şereflenmemiş diğer ehl-i Kitab’a gelince; onları öncelikle Kur’ân açısından değil, kendi kitapları açısından bir sorgulayalım dilerseniz: Ellerindeki kitabın, Allah’ın vahyettiği kitap olup olmadığına bakıyorlar mı acaba. Bir Müslüman kendi dinini defalarca sorgulamakta hiç de mahzur görmezken; bir Ehl-i Kitap “İlâhî Kitap” diye bağlanıp inandığı kitabı hiç mi sorgulamıyor; anlamak mümkün değil.

Oysa daha başlangıçta; kendi ataları Allah’ın vahyine sâdık kalmayıp İlâhî Kitabı bozmakla aslında en büyük vefasızlığı ve ihaneti kendi dinlerine yapmışlar. Bu ihanetle, binlerce yıllık nesillerini kör ve hurafe bir inancın eşiğinde sürükleyerek, tüyler ürpertici bir batıl çığıra da neden olmuşlar!

Bu gün için kendi kitaplarının aslı da ellerinde bulunmayan Ehl-i Kitabın “imanı” için yine de şefkatli olmakta fayda var: Kur’ân Ehl-i Kitaba diğer inanç sahipleri yanında hususî bir yakınlık duyuyor ve imana çağırıyor: “De ki: “Ey Ehl-i Kitap! Gelin, sizinle aramızda bulunan ortak bir sözde buluşalım: Ancak Allah’a ibadet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp, birbirimizi Rab olarak benimsemeyelim!” 1

Bir diğer âyet de soruyor: “Ey ehl-i Kitap! Sizler bildiğiniz halde Allah’ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?” 2

Kur’ân’da Ehl-i Kitabın müşriklerle bir tutulmayarak, hiç olmazsa iffetli kadınlarının, yemeklerinin ve kestikleri hayvanların helâl kılınması3, Kur’ân’ın bu zümreye karşı duyduğu yakınlığın ve gösterdiği şefkatin en bariz örneklerinden olsa gerektir.

Ehl-i Kitabın, geçmişte her ne kadar Allah’ın sıfatlarını yanlış tanımış ve yanlış inanmış olsalar da; günümüzde eski batıl inançlarından her geçen gün biraz daha uzaklaşarak “Tevhid İnancına” yaklaştıkları ve hatta çok yerlerde “Tevhid İnancına” ulaştıklarını şükranla görmek mümkün. Geçmişin kini, husûmeti ve adaveti de günümüzde bulunmadığına ve yerini dinsizlere karşı “Ehl-i Kitap” olmanın verdiği dinî bir duygu ile ittifak ve yakınlaşmaya bıraktığına göre; bu aşamada Bedîüzzaman Hazretlerinin (ra) ifâde buyurduğu gibi eğer Müslümanlar İslâm ahlâkını kemaliyle yaşarlar ve fiilleriyle gösterirlerse, bu dinlerin tabilerinin cemaatlerle İslâmiyet’e girmeye4 taraftar olabileceklerini nazara aldığımızda, günümüz Ehl-i Kitabının îman noktasında bir hayli müsbet mesafe aldığı söylenebilir.

Şüphesiz İslâmiyet Allah katında en makbul, en son ve en mükemmel dindir. Ve hiç şüphesiz İslâmiyet’in bu vasfını bilen ve Hazret-i Muhammed’in (asm) son Peygamber olduğunu bildiği halde kabul etmeyen ve yüz çeviren birisinin, Allah’ın bir olduğuna iman etse de ehl-i necat olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak Bedîüzzaman’ın (ra) ifadesiyle “adem-i kabul başkadır; kabul-ü adem başkadır.” Bilmeyenlerin ve kasıtsız bulunanların durumu bunlarla bir değildir. “Ehl-i cezbe ve ehl-i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler; o noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiyeye karşı yalnız “Lâ ilâhe illallah” biliyorlar; bunlar ehl-i necat olabilirler.”5

Bu durumda Son Peygamber’in (asm) tebliğinden uzak bulunmuş, cahil kalmış, kendisine Allah’ın son dini ulaştırılmamış, kalbinde son din ve son Peygambere (asm) karşı herhangi bir kin, iğbirar ve olumsuz tavır bulunmayan; bununla beraber Allah’ın var ve bir olduğunu tasdik eden bir Ehl-i Kitab’ın ehl-i necat olduğunu; binâenaleyh Ehl-i Cennet olduğunu söylemek mümkündür. Allâh en iyisini bilir.

Dipnotlar

1. Âl-i İmrân Sûresi, 3/64.
2. Âl-i İmrân Sûresi, 3/70.
3. Mâide Sûresi, 5/5.
4. Hutbe-i Şâmiye, S. 20.
5. Mektûbât, S. 322.

dini sohbet,islami sohbet,dini chat,nur sohbet,dini forum,islami sohbet

« Devamını okuyun...