Tevhidedavet

Burası category.php şablonu, 3 Semavi Din kategorisindeki yazılar görüntüleniyor.

Doğru peygamber inancı,Dini Sohbet

Doğru peygamber inancı

“Lâ İlâhe illallah demenin yeterli olduğunu, Muhammedürresûlallah demenin şart olmadığını; şu anki Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin kendi peygamberlerine tâbî olmalarının geçerli ve yeterli olduğunu, Allah’ın kendi zâtını kabul edip îmân eden kişiye peygamberinden dolayı azap etmeyeceğini iddia edenler var. Bu konuyu izah eder misiniz?”

Evvelâ: Allah inancına doğru olarak ulaşmak için, doğru bir peygamber inancına zorunlu olarak ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı hiç kimse göz ardı edemez. Yahudîlerin Hazret-i Üzeyir’e, Hıristiyanların Hazret-i İsâ’ya Allah’ın oğlu dediklerini1, ardından da Allah’ın sıfatlarında dehşet verici hatâlara düştüklerini nazara alırsak, doğru Allah inancının, öncelikle doğru Peygamber inancıyla başladığını görmekte gecikmeyiz.

Öyle ki bir beşere Allah’ın oğlu demek, hem Allah’ın sıfatlarıyla, hem Peygamberlerin sıfatlarıyla çelişir. Çünkü ne Allah oğul edinir, ne Peygamber Allah’ın oğlu olur!

Bu bir dalâlettir. Bir sapıklıktır. En hafif ifâdesiyle bir yanılgıdır, bir hatâdır. Fakat bu hatânın ve bu dalâletin hiçbir şekilde suçlusu peygamberler değil; doğru peygamber inancı ile birlikte doğru Tevhid inancını saptıran insanlardır.

Bu dalâletten insanları kurtarmak ve insanları doğru inanca yönlendirmek için yine peygamberlere ihtiyaç vardır. Son olarak da Hazret-i Muhammed (asm) tarihin bütün yanlışlarını silecek ve bütün doğruları ispat edecek ölçüde peygamberlik göreviyle gelmiş ve tarihin bütün dalâletleri üzerine etkin bir sünger çekmiştir. Yani doğru inançlar tarihini yeniden başlatmıştır.

Hazret-i Muhammed (asm) geldiğinde orta yerde ne doğru din vardı, ne doğru inanç vardı! Bütün peygamberler (Hazret-i Musa da, Hazret-i İsa da, daha önceki peygamberler de) temel olarak Lâ İlâhe illallah inancını getirdikleri halde; bu doğru inanç insanlar eliyle bozulmuştu. Hazret-i Üzeyir’e ve Hazret-i İsa’ya “Allah’ın oğlu” sıfatını yakıştıranlar, Lâ İlâhe illallah inancını da bozmuşlar; Allah’tan başka ilahların da bulunduğunu ön görür hale gelmişlerdi.

Yahudilik ve Hıristiyanlık bu haldeydi. Hâlâ bu halde! İslâmiyet güneşi doğduğu günden beri bin dört yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, Yahudilik ve Hıristiyanlık dünyası hâlâ inanç bakımından karanlık bir devir yaşıyor. Hıristiyanlıkta hâlâ Tevhid yok, teslis var. (Ancak şunun da farkındayız ve ümitvarız ki, Tevhid’e doğru yaklaşmaktadır ve inşaallah yanlış itikadlardan tassaffî ederek İslâmiyete inkılab edecektir.)

Yukarıdaki iddiâların hiçbir dayanağı yok. İddiâların cevabını bir kaç maddede özetlememiz gerekirse:

1-Peygamber olmadan Allah’a îmân da olmaz. Çünkü Peygamber olmadan Allah bilinmez, tanınmaz ve bulunmaz.

2-Lâ İlâhe illallah inancının tebliğcisi Hazret-i Muhammed’dir (asm). Kelime-i Şehadetin iki kelâmı olan “Lâ İlâhe illallah” ile “Muhammedürresûlallah” kelâmları birbirinden ayrılmaz. Birbirini ispat eder. Biri birisiz olmaz.2 Bildiği halde Hazret-i Muhammed’e (asm) Allah’ın Resûlü olarak inanmamak insanı necâta değil, dalâlete götürür.

3-Hazret-i Muhammed (asm) Peygamberlerin sonuncusudur, peygamberlerin vârisidir. Hazret-i Muhammed’e (asm) inanmak, diğer peygamberlere de doğru inanmanın sigortasıdır. Nitekim diğer peygamberlerin dinlerinin asılları ve esasları İslâmiyet’te vardır. İslâmiyet’te ayrıca asrımız insanının ihtiyaç duyduğu doğru inanç zincirlerinin hepsi doğru olarak bulunmaktadır. Öyleyse Hazret-i Muhammed (asm) bütün necat yollarının, yani Allah’a ulaşma yollarının başında yer almaktadır. Kendisine tebliğ ulaşmış bulunan hiç kimse, Hazret-i Muhammed’in (asm) bulunmadığı bir yoldan giderek Allah’a doğru olarak ulaşamaz.

4-Şu anki Yahûdîlerin ve Hıristiyanların ehl-i necat olmaları için, kendi peygamberlerinin getirdiği tebliğin aslı da kalmadığından (şu anki dinleri kendi peygamberlerinin tebliğlerini doğru yansıtmadığı için) Hazret-i Muhammed’in (asm) tebliğine ve dînine inanmaları gerekmektedir.

5-Bilmelidirler ki, Hazret-i Muhammed’in (asm) tebliği, Hazret-i Mûsâ’nın da, Hazret-i Îsâ’nın da tebliğlerini asıl ve öz olarak içermektedir. O halde onlar Müslüman olmakla kendi peygamberlerine de doğru olarak inanmış olacaklardır. Nitekim Hazret-i Mûsâ’ya (as) ve Hazret-i Îsâ’ya (as) Müslümanlar da inanmaktadırlar.

Dipnotlar:
1- Tevbe Sûresi: 30
2- Bedîüzzaman, Mektûbât, s. 321

dini sohbet, dini chat, dini sohbetler, dini sohbet odaları, dinisohbet, dinichat, dini sohbet siteleri

« Devamını okuyun...

Ahir zaman dini olan İslâmiyete tabi olmak,Dini Sohbet

Ahir zaman dini olan İslâmiyete tabi olmak

Hıristiyan bir arkadaşım bana şunu sordu: “Müslümanlık hak din diyorsunuz. Peki, Musevilik veya Hıristiyanlık da Allah tarafından gönderilen dinlerden değil mi? Kaldı ki Musa’ya ve İsa’ya (a.s) siz de inanıyorsunuz. Bizlerin durumu, size göre ne olacak?”

İnsan, Hazret-i Mûsâ’ya (as), Hazret-i Dâvud’a (as), Hazret-i İsâ’ya (as), Hazret-i Muhammed’e (asm) inandığı için kaybetmez. Çünkü her birisi de Allah’ın peygamberidir. Ama insan taassuptan kaybeder, körü körüne inanmaktan ve sorgusuzca bağlılıktan kaybeder. Madem ki Allah toplumlar yükseldikçe ve değiştikçe dinini ve şeriatını da değiştirmekte, bunun için yeni ve değişik peygamberler göndermektedir. Ve madem ki Allah gönderdiği her yeni peygamber ile, o devir insanının seviyesine göre, daha önceki peygamber’e gönderdiği dinin temel inanç esasları dışında bazı kısımlarını değiştirmektedir. Buna ihtiyaç da vardır. Çünkü her devir insanının yaşayışı, anlayışı, kültür seviyesi, iyi veya kötü alışkanlıkları elbette farklıdır. Öyleyse en son kuşakta bulunan biz insanların (ister Hıristiyan olalım, ister Yahudi olalım), Allah’ın en son kuşağa, yani bizim kuşağımıza gönderdiği Peygamberin getirdikleri ile amel etmemiz gerekmez mi? Allah’ın daha önceki kuşaklara gönderdiği ve bir kısmı da bozulmuş bulunan din ve şeriat ile amel etmemize ihtiyaç var mı?

Mademki esas olan Allah’a bağlılıktır. Esas olan Allah’ın gönderdiği dîni yaşamaktır. Allah’ın önceki kuşak insanına gönderdiği peygambere elbet inanırız, saygı duyarız, Allah’tan getirdiklerini bozulmamış haliyle tasdik ederiz; fakat Allah’ın bizim kuşağımıza gönderdiği Peygamber’in getirdikleri ile amel ederiz.

Bize göre kuşaklar ve devirler vardır. Allah bundan yaklaşık üç bin sene önceki insanlık kuşağına Hazret-i Mûsâ’yı (as), yaklaşık iki bin sene önceki insanlık kuşağına da Hazret-i Îsâ’yı (as) göndermiştir. Yaklaşık bin dört yüz senedir içinde bulunduğumuz yeni kuşağa da, yani bizim çağımıza ve bizim kuşağımıza da Allah Hazret-i Muhammed’i (asm) göndermiştir.

Biz doğulusu ile, batılısı ile, Avrupalısı ile, Amerikalısı ile, Afrikalısı ile, Japonu ile, Avustralyalısı ile Hazret-i Muhammed’in (asm) kuşağındayız. Hazret-i Muhammed’in (asm) hitap ettiği alandayız. Hazret-i Muhammed’in (asm) ümmeti kapsamında bulunuyoruz.

Öyleyse önceki devirlerde yaşamadığımız için ve Allah bize son peygamberini ve son dinini gönderdiği için, önceki Peygamberlere gönderilen din ve şeriatla amel etmekle yükümlü değiliz. Allah’ın bizim kuşağımıza gönderdiği din ve şeriat ile amel etmekle yükümlüyüz.

Zaten Allah’ın önceki peygamberler ile gönderdiği din ve şeriatın, kitabın ve vahyin aslı da kalmamıştır. Ne bu günkü İncil Hazret-i Îsâ’nın (as) getirdiği İncil’dir, ne de Tevrat Hazret-i Mûsâ’nın (as) getirdiği Tevrat’tır! Şüphesiz bunun sorumlusu da bu çağın insanı değildir. Bundan asırlarca önce Romalıların bozduğu bir dinin yükünü bu günün Avrupalısı neden taşısın ki? Yenisi ve bozulmamışı varken…

Öyleyse Hazret-i Muhammed’in (asm) çağdaşı olan bu günün insanının; asıllarından kopmuş da bulunan İncil ve Tevrat’ta ısrar etmek yerine, bozulmamış ve son kitap olan Kur’ân-ı Kerîm’e teslim olmalarının, onları Allah’a sâlim ve istikâmet içinde ulaştıracağında şüphe yoktur. O zaman Allah’tan Cenneti ummak da mümkün olacaktır.

Biz topyekûn hepimiz, Hazret-i Muhammed’in (asm) zamanındayız ve Hazret-i Muhammed’in (asm) mesaj ileti alanında bulunmaktayız. Hazret-i Muhammed’in (asm) mesajı ise yöresel değil; bilim gibi, teknoloji gibi, insanlık değerleri gibi evrenseldir.

Öyleyse, Allah’tan Cenneti ummak için, peygamberlerin sonuncusu olan ve yalnız bizim kuşağımıza hitap eden Hazret-i Muhammed’in (asm) getirdikleriyle amel etmeliyiz. Zaten, Hazret-i Muhammed’e (asm) inanmak ve getirdikleriyle amel etmek, gerçekte Hazret-i İsâ ya (as) veya Hazret-i Musa’ya (as) inanmak ve getirdiklerinin kemaliyle amel etmek demektir. Peygamberler arasında fark yoktur. Tek fark, zamanla gelişen yeni anlayışlarla birlikte değişen emirlerde ve yenilenen hükümlerde vardır. Yeni hükümler de, Allah’ın gönderdiği son dinde mevcuttur.

O halde, Hazret-i Muhammed’i (asm) son peygamber olarak tanıdıktan sonra, O’nun getirdiklerine ilgisiz kalmak, kâr-ı akıl değildir.

Fakat şüphesiz Hıristiyan bir çevrede doğup büyüyen ve kendisine İslâmiyet tebliğ edilmeyen birisi, ilk etapta, Allah’a bir olarak inanmak ve Hazret-i Muhammed’in (asm) Peygamberliğini inkâr etmemekle yükümlüdür.

Başlangıçta bu iman onu kurtarır. Ancak İslâmiyet’i öğrenebilecek imkân ve fırsatları elde ettikçe imanını ve irfanını genişletmek, bilgisini arttırmak ve İslâm dinini yaşamakla o da mükellef olur.

dini sohbet, dini chat, dini sohbetler, dini sohbet odaları, dinisohbet, dinichat, dini sohbet siteleri

« Devamını okuyun...

Hazreti Yusuf’un Ahiret İştiyakı

Hazreti Yusuf’un Ahiret İştiyakı

İbret verici hadiselerin en güzel şekilde nakledilişi ve kıssaların en güzeli manasına gelen “Ahsenü’l-kasas” tabiriyle anılan Yusuf suresi, Kur’ân’ın en tafsilatlı kıssası olarak Hazreti Yusuf’un (aleyhisselam) hayatından ibret-âmiz tablolar ihtiva eder. Surenin sonuna doğru, kıssanın ahirinde Hazreti Yusuf’un şu duası zikredilir; “Ya Rabbi! Sen bana iktidar ve hakimiyet verdin. Kutsal metinleri ve rüyaları yorumlama ilmini öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da, ahrette de mevlam, yardımcım Sensin. Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı, dürüst insanlar arasına dahil eyle!” (Yusuf, 12/101)

Bu ayet, onca sıkıntı ve meşakkatten sonra Mısır’ın azizi olan, anne-babasına kavuşan, ve kardeşleriyle buluşup barışan Hazreti Yusuf’un, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini ahretin yamaçlarına dikmesini ve ölümü istemesini nazara vermektedir.
Kuyuya atılırken, değersiz bir meta gibi satılırken, köle misal çalıştırılırken, ismetini muhafaza uğruna iftiraya uğrarken, ancak bir caniye reva görülebilecek şekilde zindana tıkılırken ve mazlumiyetinin yanı sıra sıla hasretiyle de kavrulurken… onca musibet karşısında ölümü arzu etmeyen ve bu haliyle yalnızca risalet vazifesinden dolayı yaşadığını ortaya koyan Hazreti Yusuf (aleyhisselam), tam dünyevi imkanlara, ailesine, huzura, saadete ve feraha kavuştuğu bir dönemde Cenâb-ı Hak’tan vefatını dilemiştir.

Demek ki, kabrin arkasında o dünyevi saadetten daha cazibedar bir saadet vardır ve Hazreti Yusuf gibi hakikatbin bir zat, o gayet lezzetli dünyevi vaziyet içinde, gayet acı görünen mevti istemiştir, tâ öteki saadete mazhar olsun. Kur’an-ı Hakim, Yusuf kıssasının hâtimesinde Yüce Peygamber’in bu talebine dikkat çekerek şu irşada bulunmuştur: Kabrin arkası için çalışınız; hakiki saadet ve lezzet ondadır.
İşte, en hayırlı gencin mühim bir yanı da Güzeller Güzeli Yusuf Aleyhisselam gibi dünyanın en parlak ve en sürurlu hâletinde dahi gaflete düşmemesi, dünyevi güzelliklere meftun olmaması, şehevi arzulara yenilmemesi ve ahiretini kurtarma düşüncesiyle hareket etmesidir.

« Devamını okuyun...

Hakk’ın Mahbubu Tevbekâr Genç

Hakk’ın Mahbubu Tevbekâr GençEn hayırlı genç de kimi zaman kayıp düşebilir. Zaman zaman tökezlemek, ara sıra sürçmek, yer yer devrilmek ve bazen şeytana aldanıp bir günah çukuruna düşmek nebiler haricinde her insan için söz konusudur. Ne var ki, iyiliğe kilitlenmiş bir yiğit, daha günaha kapaklandığı ilk anda seccadesine koşar, cürmüne hiç hayat hakkı tanımaz, onu hemen tevbe ile boğar ve en kısa sürede namaz, oruç, hac, sadaka, iman hizmetine müteallik meşguliyetler gibi Salih ameller vesilesiyle günah kirlerinden arınır.

Gençlikteki ibadetlerin Hak katında daha sevimli olduğunu belirten Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, “Tevbe güzeldir, fakat gençlerde olursa daha güzeldir; Allah tevbe eden genci sever.” buyurmuştur. Bu zaviyeden, hayırlı genç Mevlâ-yı Müteâl’in rızasına ermek için kendisini ibadet ü taate veren ve ezkazâ bir günaha girdiğinde hemen helak olacakmış gibi kalbi tir tir titreyen, ilk fırsatta bir arınma kurnasına koşup isyan lekelerinden kalbini temizleyen bahadırdır.

Şimdiye kadar, ızdırap içinde kıvrım kıvrım kıvrandığına şahit olduğum nice gençler vardır ki, gözleri harama iliştiğinden dolayı, inleye inleye gelip sadaka vermişler, hemen seccadelerine koşup Hak karşısında iki büklüm olmuşlar ve gönüllerini karartmasından korktukları masiyet izlerini gözyaşlarıyla yıkamışlardır. İşte, bir anlık gaflet sebebiyle gözüne ilişen bir haramdan dolayı kaddi bükülen ve “Eyvah, ben mahvoldum; Allah’ın bunca nimetlerine mazhar olmuşken günah yakışır mıydı bana, ne olacak şimdi halim?” diyen ve tevbe, inâbe, evbe basamaklarıyla hakiki kulluk ufkuna yükselen delikanlı, olgun bir ihtiyar gibi davranan ve şeytani hücumlara karşı kalbini koruyup canlı tutan en hayırlı gençtir.

Haddizatında, insan, kalbi hayatdar olduğu nispette günahlardan nefret eder ve onlara karşı içinde tiksinti duyar. Gönül huşyar bir kul, her masiyeti ruhunu yaralayan ve vicadanını kanatan bir iblis kurşunu sayar; işlediği bir günahtan dolayı binlerce nedametle dolar ve günlerce ızdırapla yatıp kalkar. Zaten, bir insan, içine düştüğü günahlar sebebiyle neredeyse hasta olacak kadar ızdırap çekmiyorsa, alışılageldiği üzere o da diliyle yüzlerce kez “Tevbe ya Rabbî! Dese bile, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız birkaç söz söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanı kasıp kavuran pişmanlık hissi ve bu nedametin insanı iki büklüm etmesidir. Pişmanlığı ve af talebini dil ile söylemeye gelince, o sadece böyle iki büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, gerçek tevbe ancak ızdırap terennümünün ve masiyetten yiğitçe sıyrılıp ilahi dergâha dönüşün unvanıdır.

dini sohbet,islami sohbet,dini chat,nur sohbet,islami sohbetler

« Devamını okuyun...

3 Semavi Din, 3 Kitap,Dini Sohbet

3 Semavi Din, 3 Kitap 3 Semavi Din, 3 Kitap

İnsanlık tarihi boyunca Allah, yoldan çıkmış, zulmü alışkanlık haline getirmiş, sapkınlığa düşmüş olan tüm toplumlara, doğru yolu göstermek, gerçeği anlatmak ve dinini tamamlamak amacıyla peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerin bazılarına da emirlerini kitap halinde bildirmiştir. Bu şekilde 3 büyük semavi din inancı dünyada egemen olmuştur. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet.

Yahudi inancına göre dünyada ilk ve tek din Yahudiliktir. Yahudilere göre Hıristiyanlık, Yahudiliğin devamı niteliğinde olduğu için kabul edilir (eski ahit, yeni ahit). Müslümanlık, Hz. Muhammed ve Kuranı Kerim sonradan ortaya çıkarılan uydurma bir inanıştır.

Yahudilikten sonra gelen Hz. İsa ve İncil’le birlikte Hıristiyanlık dini ise, Yahudiliği ve Hz. Musa’yı kabul eder ama en son din olarak Hıristiyanlığın etkin ve doğru din olduğuna inanır ve Müslümanlığı kabul etmez.

Hıristiyanlıktaki inanışa göre kıyamet kopmadan önce Hz. İsa gökten inecek ve dünyada Hıristiyanlık dinini egemen kılacak ve sonra kıyamet kopacaktır.

Yahudilikteki inanışa göre ise, Yahudi ırkı dünyada tek ve seçkin ırktır. Tanrı insanı kendi suretinde yaratmıştır; “Tanrı insanı kendi suretimizde kendimize benzer yaratalım, dedi, Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun” (Tevrat, Yaradılış 1, 26), “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.” (Yaradılış 1, 27). Ayetlerden de anlaşıldığı üzere Yahudi insanı bir nevi Tanrısal insandır. Yahudilerin dışındaki tüm insan ve diğer canlılar, seçkin Yahudilere hizmet amacıyla yaratılmıştır. Kıyametten sonra kutsal yer kabul ettikleri Kudüs’te favorilerinden çenelerine doğru uzattıkları saçlarından tutularak tek tek cennete atılacaklarına inanırlar.

Yahudilikte misyonerlik faaliyeti yapılmaz. Bunun nedeni ise, dışardan herhangi birinin Yahudilik dinine girememesidir. Bir insanın Yahudi olabilmesi için ancak Yahudi bir anneden doğması gerekmektedir.

Hıristiyanlık lehine yapılan misyonerlik faaliyetlerinin ise yoğun olduğu günümüzde, İslamiyeti tam anlamıyla tanımayan, bilmeyen geçlerimizin bilgisizliklerinden faydalanan misyonerler, pek çok gencimizi Hıristiyan dinine sokmaktadırlar. Bazı Müslüman gençlerimizin de aklında pek çok soru işareti bırakmaktalar.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu 3 büyük dinin öğretisinde, çelişkiler olduğu kadar benzerlikler de vardır. Örneğin,

“Siz sadaka verdiğiniz zaman, sol eliniz sağ elinizin ne yaptığını bilmesin (İncil (Müjde) Matta 6). “Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsünde kendi gözündeki merteği fark etmezsin?”, “İnsanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın”, “Sahte peygamberlerden sakının” (Matta 7). “Gördükleri halde görmezler, duydukları halde duymazlar, anlamazlar” (Matta 13).

İslamiyetle olan bu benzerliklerinin dışında düşmanının dahi sevilmesinin gerektiği bildirilen İncil’de kendisiyle çelişen ayetlere rastlanmaktadır. Örneğin, “Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın. Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanları kendi ev halkı olacaktır” (Matta 10). “Rab, Rabbime dedi ki, ‘Ben düşmanlarını senin ayaklarının altına serinceye dek sağımda otur’” (Matta 22). “insanların önünde beni açıkca kabul eden herkesi, ben de göklerde olan Babamın önünde açıkça kabul edeceğim. İnsanların önünde beni inkar edeni, ben de göklerde olan Babamın önünde inkar edeceğim” (Matta 10). “… dirilişten sonra insanlar ne evlenir, ne de evlendirilir, gökteki melekler gibidirler. Ölülerin dirilmesi konusuna gelince, Tanrının size bildirdiği şu sözü okumadınız mı? ‘Ben İbrahim’in Tanrısı ve Yakub’un Tanrısıyım’ diyor. Tanrı ölülerin değil, yaşayanların tanrısıdır” (Matta 22).

Tevratta ise, Adem ve Havva’nın yaratılış şekilleri Müslümanlara hiç yabancı gelmiyor. Şöyle ki,

“RAB Tanrı Ademi topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu” (Tevrat Yaratılış 2, 7). “Ona (Ademe) Bahçede isteğin ağacın meyvesini yiyebilirsin, diye buyurdu” (16). “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme, çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün” (17). “Sonra Ademin yalnız kalması iyi değildi, dedi, ona uygun bir yardımca yaratacağım” (18). “RAB Tanrı Ademe derin bir uyku verdi. Adem uyurken RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı” (21). “Ademden aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Ademe getirdi” (22). “Adem, ‘işte bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir’ dedi, ona kadın denilecek çünkü o adamdan alındı” (23). “Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak” (24). “RAB Tanrının yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına ‘Tanrı gerçekten bahçedeki ağaçların hiçbirisinin meyvesini yemeyin dedi mi? Diye sordu” (Yaratılış 3, 1). “Ama Tanrı bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyiz, ona dokunmayın yoksa ölürsünüz dedi.” (3). “Yılan kesinlikle ölmezsiniz dedi” (4). “Çünkü Tanrı biliyorki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız” (5). “RAB Tanrı Ademe ‘neredesin’ diye seslendi” (9). “Adem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi” (20). “RAB Tanrı Ademle karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi” (21). “Sonra Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu dedi….” (22). Devamı ayetlerde ise, Ademin Havvayla birlikte ve onun etkisinde kalarak yasak olan ağaçtan yediği için Aden bahçesinden çıkarıldığı, kovulduğu anlatılıyor. “Adem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayini doğurdu…” (Yaratılış 4, 1). Ayetin devamında Kayinin Habil adında bir kardeşinin daha olduğu, Kayinin ve Habilin ürünlerinden RAB Tanrıya sunu getirdikleri, RAB Tanrının Habilin sunusunu kabul ettiği, Kayinin sunusunu ise reddettiği anlatılıyor. Bunun üzerine Kayin, Habili öldürüyor. “Rab Kayine ‘Kardeşin nerede?’ diye sordu, Kayin ‘bilmiyorum, kardeşimin bekçisimiyim ben?’ diye karşılık verdi” (9) Bu ayetlerde anlatılan olay ise, Müslümanlarca bilinen Habil ve Kabil kardeşler hikayesine benzerlik gösteriyor.

Allah, insanı yarattığında ona akıl verdi, akıl imanı istedi, iman ise hayayı istedi. İslamiyet akıl ve mantık dinidir. Kuranı Kerimde, insanları düşündürmeye yönelik pek çok ayetler bulunuyor. “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir” (Yasin 40). “O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir)” (Enam 96). “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır” (Bakara 164). “Dünya hayatının hâli, ancak gökten indirdiğimiz bir yağmurun hali gibidir ki, insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri onunla yetişip birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) bütün zinet ve güzelliklerini alıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerine (her türlü tasarrufa) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, geceleyin veya güpegündüz ansızın ona emrimiz (afetimiz) geliverir de, bunları, sanki dün yerinde hiç yokmuş gibi, kökünden yolunmuş bir hâle getiririz. İşte düşünen bir toplum için, âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz” (Yunus 24).

Okuduğumuz zaman anlıyoruz ki, İncil ve Tevratın hitabedişi, Kuranı Kerimin hitabından farklı bir tarzdadır. İncil ve Tevratın sunumu, sanki bir yazar tarafından kaleme alınmış roman gibidir. Olaylar, anlatılanlar bir insanın diğerine izahatı şeklindedir. Örneklerden de anlayacağımız gibi hitabedişteki farklılık açıkça kendini belli etmektedir.

Kuranı Kerim’de ise ilk olarak şu şekilde hitaba başlanmaktadır. “Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla”, “Hamd alemlerin Rabbi olan Allaha’dır. O, Rahmandır, Rahimdir, Din gününün sahibidir, Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi müstakim olan yola eriştir. Kendilerine nimet verdiklerinin, üzerlerine gazap dökülmemişlerin, karanlığa/şaşkınlığa saplanmamışların yoluna” (Fatiha Suresi).

İşte İslamiyet’in ve Kuranın farkı daha başlangıç noktası olan hitabedişteki tarzında kendini belli etmektedir. Akıllarında soru işareti olan kardeşlerim varsa Kuranı Kerimi gönül gözüyle bir kez daha okusun. Daha sonra İncil ve Tevrat’ı da okusun ve bu 3 kitabı karşılaştırsın. En son olarak da yine gönlüne danışsın. Ben inanıyorum ki, Allah aşkını sinesinde barındıran, koruyan, bu aşkla yanan hiçbir kalp insanı yanlışa sürüklemez. Sağlıcakla kalınız.

H.AKYOL

« Devamını okuyun...