Tevhidedavet

Burası category.php şablonu, Cehennem kategorisindeki yazılar görüntüleniyor.

Cehennem isimleri ve sakinleri

  • Tarih : 4 Mart 2014
  • Kategori : Cehennem
  • Yorum Yok

Cehennem isimleri ve sakinleri Hz. Peygamber (S.A.V) Cebrail (A.S)’ma ; “Cehennemin katlarinin sakinleri kimler olacaktir?” diye sorunca, Cebrail (A.S) sözlerine söyle devam etti:

Birinci cehennemin ismi, Sair’dir.
Ikinci cehennemin ismi, Leza’dir.

Üçüncü cehennemin ismi, Sakar’dir.

Dördüncü cehennemin ismi, Cahim’dir.

Besinci cehennemin ismi, Cehennem’dir.

Altinci cehennemin ismi, Haviye’dir.

Yedinci cehennemin ismi, Hutame’dir

« Devamını okuyun...

Dini Kendinize Çevirmeyin

  • Tarih : 21 Aralık 2013
  • Kategori : Cehennem
  • Yorum Yok

Dini Kendinize Çevirmeyin bak yahu şu müslüman kardeşimin yapdıgını ne diyor din şunu şunu diyor bende öle ediyorum ama kardeşim din sana şuda haram diyor neden insan lar dini kendi çıkarları için kulanır din zinayıda haram kıldı evet bunuda kendi menfaatınıza çevirin hadi şunu sölemek istiyorum kardeşlerim.

Mükellefiyet, islam dinine girmiş olanların (yani müslümanların) yapması gereken sorumlulukları demektir. Mükellef ise, sorumlu olan (müslüman kişilere) denmektir. Mükellef (yani sorumlu olan kişi), sorumluluklarını bilmesi gerekir. Sorumluluğunu bilmeyen bir kimse hem halk tarafından hemde HAK tarafından hoş karşılanmaz, hatta kınanır.

« Devamını okuyun...

Amel bakımından ortada nasıl olunur

  • Tarih : 11 Ekim 2013
  • Kategori : Cehennem
  • Yorum Yok

Hiçbir peygamberin tebliğini duymamış olarak ölenler bu gruba girebileceği gibi; küçük iken ölen müşrik ve kâfir çocuklarının da bu grupta oldukları söylenmiştir. İyi ve kötü amelleri eşit olan mü’minler de a’râf ehlindendir. Dünyada hiç teklifle muhatap olmamış sırf mecnun ve delilerin de A’râf ehlinden olduğu görüşleri mevcuttur. Yani kalbinde Allah’a îman ve mârifet bulunmayan, ama inkâr da etmemiş olanlar; ibâdeti olmadığı gibi, isyanı da bulunmayanlar; sevapları da, günahları da olmayan veya eşit olanların A’râf ehlinden oldukları tahmin edilmektedir. Yine de “A’râf” tâbirini müteşâbih kabul etmek ve doğrusunu ve hakîkatını Allah’ın ilmine ve takdirine bırakmak daha doğru olacaktır. Çünkü A’râf ehlinin kimler olacağı hususunda net bir nass bulunmamaktadır.

« Devamını okuyun...

Kibir ile Geldin Tevazu ile Gidiyorsun

  • Tarih : 26 Ocak 2013
  • Kategori : Cehennem
  • Yorum Yok

Hindistan Sultanı Mahmut Gaznevi, Delhi de, orduları ile giderken, bacası tüten bir kulübe görür, içeriye girer, bakar ki Ebul Hasen Harkani hazretleri, kitapları ve talebeleri ile ilgilenir, Sultana ilgi göstermez. Sultan ise, bu duruma çok öfkelenir; fakat belli etmeden der ki:
– Hoca
– Ne var?
– Hocan Bayezid-i Bistami nasıl birisi idi?

Ebul Hasen Harkani hazretleri, hocasının adını duyunca der ki:
– Hocam öyle bir zat idi ki, müslüman olmayan bir kimse yüzüne baksa, iman ile şereflenirdi.

– Bu ne biçim söz? Peygamber efendimizi Ebu Cehil ve diğer müşrikler gördü, imana gelmedi, senin hocan Peygamberimizden daha mı büyük ki yüzüne bakan imana geliyor?
Ebul Hasen Harkani hazretleri şu cevabı verir:

« Devamını okuyun...

Kul hakkının telâfisi,Dini Sohbet

  • Tarih : 8 Temmuz 2012
  • Kategori : Cehennem
  • Yorum Yok

Kul hakkına giren günahlar nelerdir? Helâlleşme kişiyi daha çok günaha sokacaksa, fitneye, kavgalara sebep olacaksa nasıl yapılmalıdır? Bundan kurtulmanın yolu yok mu? Vicdanen her gün ölüyorum.”

İki türlü kul hakkı vardır:

1- Kişiye maddî olarak zarar vermek.
2- Kişiye manevî olarak zarar vermek.

Maddî zarar ödenir; manevî zarar telâfi edilir ve her iki halde de helâlleşilir.
Aslında çoğu zaman manevî hasarın telâfisi maddî hasarı ödemekten çok daha zordur.

Meselâ gıybetin açtığı manevî hasarı nasıl telâfi edip helâlleşeceksiniz? En iyisi gıybet yapmamaktır. Çünkü telâfi edilip helâllik alınmadığında, yapan kişinin salih amellerine büyük hasar veriyor. Salih ameli yiyip bitiriyor.

Helâlleşmek kişiyi daha çok günaha sokmaz. Eğer karşı tarafta devam eden bir tehdit varsa, yakınlaşmakta fitne ve kavga korkusu varsa, bu tehdit devam ettikçe sorumluluk karşı tarafındır. Bu durumda helâlleşmek mahşere kalırsa eğer, bunun vebali tehdidi devam ettirenindir. Çünkü mü’mini tehdit etmek de, tehditte bırakmak da günahtır ve manevî kul hakkını muciptir.

Nitekim Peygamber Efendimizin (as) mü’min tanımı şöyledir:
“Mü’min elinden ve dilinden mü’minin emin olduğu kimsedir.”
Eğer elimizden ve dilimizden mü’minler emin değilse, sorumlusu doğrudan bizizdir!

DUÂ
Ey Mabud-u Bilhak! Bizi zakir kıl, şakir kıl, âbid kıl. İbadetimizi riyamız ile berhava etme! Hasenatımızı ucbumuza çiğnetme! Seyyiatımız üzerine yeis ve ümitsizlik verme! Dilimizi gıybetten, yalandan ve kötü sözden koru! Kalbimizi riyadan, ucbdan ve yeisten muhafaza eyle! Salih amellerimizi günahlarımıza yedirme! Âmin!

« Devamını okuyun...

Başörtüsü Yasakçıları,Dini Sohbet,islami sohbet

  • Tarih : 5 Temmuz 2012
  • Kategori : Cehennem
  • Yorum Yok

KUR’AN’A GÖRE BAŞÖRTÜSÜ YASAKÇILARININ DURUMU*

Türkiye’de ve bazı İslam ülkelerinde müslüman kadının başını örtmesi istenmemektedir. Bunu istemeyenler genellikle dine ve gerçek dindarlara saygılı olduklarını söyler ve din dışılıkla suçlanmayı reddederler.

Bir taraftan da Müslümanlar dini hayatlarını Kur’an ışığında gözden geçirmeye başlamış­lardır. Kur’an’a yönelme ile birlikte hurafelere karşı da savaş açılmıştır. Artık iki türlü müslümanlıktan söz edilmektedir; biri Kur’an müslümanlığı, diğeri Kur’an dışı müslümanlıktır. Kur’an dışı müslü­manlıkla kastedilen geleneksel müslümanlıktır. Dindarların büyük çoğunluğu, geleneksel an­lamda müslüman oldukları için Kur’an müslümanlığı başörtüsü yasakçılarının da ilgisini çekmek­tedir.

Bu yazıda başörtüsü yasakçılarının durumu sırf Kur’an ayetleri ışığında ele alınmıştır. Okuyucuya kolaylık olması için karşılıklı sohbet havası içinde yazılan yazı ile sizi baş başa bırakıyorum.

– Müslüman kadınların başlarını örtmelerine karşı çıkanlarla ilgili bir hüküm gerçekten Kur’an’da var mı?

– Elbette var. Müslüman kadınların başını örtmesi Allah’ın bir emridir. Allah’ın bir tek emrini bile kabul etmeyenin durumu Kur’an’da açıklanmıştır. Her müslümanın bunu çok iyi bilmesi gerekir. Şimdi ben sorayım, Kur’anda sapmanın ve saptırmanın simgesi haline gelmiş varlık hangisidir?

– Şeytan mı?

– Evet.. Şeytan, diğer adı ile İblis, meleklerle beraberken Allah ona ve bütün meleklere Adem için secdeye kapanma emri verdiğinde o bu emri kabul etmediği için kafir olmuştur. Konu ile ilgili ayetler şöyledir:

“Vaktin birinde Rabbin meleklere demişti ki: “Ben, kurumuş çamurdan, değişken kara balçık­tan bir insan yaratacağım.

Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için secdeye kapanın.”

Bütün melekler hemen topluca secde ettiler.

İblis öyle yapmadı. O, secde edenlerle beraber olmamakta direndi.

Allah buyurdu ki: “Ey İblis! Senin neyin var ki, onlarla birlikte secde etmedin?”

Dedi ki, “Kurumuş çamurdan, değişken kara balçıktan yarattığın insana secde edemem.”

Allah buyurdu ki, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun.” (Hicr 15/28-34)

Demek ki, İblis Allah’ın bir tek emrini kabul etmediği için kovulmuştur.

– Bir de kibirlenmesi var. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “…İblis direndi, büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.” (Bakara 2/34)

– Şeytanın kibirlenmesi, aslında Hz. Adem’e karşı değil, Allah’ın emrine karşıdır. Yani Allah’ın, çamurdan yarattığı biri için secdeye kapanmasını istemesi İblis’in ağırına gitmiştir. Bundan dolayı Allah ona, “…İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, çık, sen alçağın te­kisin” demiştir. (Araf 7/13)

– İblis bu haliyle Allah’ı inkar etmiş mi oluyor?

– Burada İblis Allah’ın bir emrini tanımamış oluyor. Bu da onun kafir olması için yeterli sayıl­mıştır. Yoksa iblis, Allah’ın ne varlığını, ne birliğini, ne yaratıcılığını ne de kudretini reddetmiştir. Kur’an-ı Kerim İblis’in saptıktan sonra, “..Doğrusu ben Allah’tan korkarım, Allah’ın cezası pek ağırdır.” (Enfal 8/48) dediğini bildirmektedir. Allah’ın bazı emirlerini tanımamaya devam ettiği için bu sözü onu kafir olmaktan kurtaramamıştır.

– Doğru, Allah’a “Rabbim” diye hitap ediyor. Nitekim bulunduğu makamdan Allah tarafından indirilince şöyle demişti: “Rabbim! Hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.” (Hicr 15/36)

– Buradan onun ahirete inandığı da açıkça anlaşılmaktadır.

– O zaman çok ilginç bir durum ortaya çıkıyor. İblis Allah’a inanıyor, meleklere inanıyor, çünkü zaten kendisi onların arasındaydı. Ahiret gününe inanıyor. İnanması gereken bir pey­gamber henüz yok, çünkü Hz. Adem daha peygamber olmamıştır. İndirilmiş bir kitap da yok. Bazıları böyle birini iyi bir müslüman sayabilir ama Bakara suresinin 34. ayeti onun kâfir oldu­ğunu açıkça ortaya koyuyor. Üstelik Kur’an’ın bütününe baktığınızda onun kâfirlikte en önde olduğu açıkça gözükür.

– İşte Allah’ın bir tek emrini tanımaması onun bu hale gelmesi için yetmiştir. Onun kâfirliği böyle başlamış, sonra da günah yükünü ha bire çoğaltmıştır.

– Dilden dile dolaşan bir söz var, deniyor ki, “Bir kimsenin kâfir olduğuna dair doksan dokuz, müslüman olduğuna dair bir delil bulunsa müftünün o bir delil ile amel etmesi gerekir.”

– Böyle bir şey kabul edilemez. O sözün doğrusu şöyledir: “Bir tek konunun farklı yorumları olsa ve bu yorumlar kişinin kafir olmasını gerektirse ama bir yorumu da o kişinin kafir olma­dığı şeklinde olsa müftüye düşen kâfir olmayacağına dair olan yorumu dikkate almaktır. Eğer o kişinin niyeti bu ise zaten müslümandır. Ama eğer niyeti böyle değilse müftünün onu kâfir say­mamasının ona bir faydası yoktur[1].” Yoksa ayette olduğu gibi, kafir olmayı gerektiren bir tek söz ve davranış bile kişiyi Allah yanında kâfir yapmaya yeter.

– Başörtüsü konusunda, Allah Teâlâ’nın “Başörtülerinin bir kısmını yakalarının üstüne vur­sunlar….” (Nur 24/31) diye emri var; ama deniyor ki, ayette “başörtüleri” diye tercüme edilen ke­lime, humur kelimesidir. Bu hımar’ın çoğuludur. Bu kelime örtü anlamına da gelir. Burada başör­tüsü yasakçıları lehine bir yorum yapılamaz mı?

– Evet ayette geçen, hımar (خمار) kelimesinin kökü hamr ( خمر) dır. Bunun anlamı bir şeyi örtmektir. Hımar (خمار) da örtü anlamında kullanılmıştır. Ama bu kelime Arap örfünde kadının başını örttüğü örtüye isim olmuştur. Bunun kadının başörtüsü anlamına geldiği eski Arapça sözlüklerde yazılı­dır[2].

Bu ayet indiği zaman Araplarda hımar kelimesi kadının başörtüsü anlamındaydı. İçinde hımar kelimesi geçen çok sayıda hadis vardır ve bunlar kadının başörtüsü anlamınadır. Bunlardan üç örnek verelim:

1- Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme ipekli kumaşlar getirilmişti. Ömer’e bir parça gön­derdi. Üsâme b. Zeyd’e bir parça gönderdi. Ali b. Ebî Talib’e bir parça verdi ve dedi ki; Onu ka­dınların arasında hımar (başörtüsü) olarak parçalara ayır. (Müslim, Libas 7-2068)

2- Alkame b. ebî Alkame annesinin şöyle dediğini naklediyor: Abdurrahman’ın kızı Hafsa Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemenin eşi Ayşe’nin yanına girdi Hafsa’nın üzerinde ince bir hımar (başörtüsü) vardı. Ayşe onu parçaladı ve ona kalın bir hımar (başörtüsü) giydirdi. (El-Muvatta, Libas, 4, hadis no 6)

3- Hz. Ayşe Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediğini bildirmiştir. “Allah adet gören bir kadının namazını başı hımarlı (başörtülü) olmadan kabul etmez.” (Ebu Davud Salat 85, H. no 641)

Bugüne kadar, müslüman kadının başını örtmesinin Allah’ın emri olmadığını söyleyen bir tek mezhep çıkmamıştır. Uygulama da hep böyle olmuştur.

– Şu anda “Başörtüsünün serbest, türbanın yasak olduğu” noktasına gelinmiştir. Başörtüsü serbest dendiğine göre onlar lehinde bir yorum yapılamaz mı?

– Türban kelimesi Fransızcadır ve sarık anlamınadır[3]. Bu kelime Türkçemize de geçmiştir. Türkçe’de, sarık gibi kat kat olan, boyun kökünden alnın üstündeki tüy bitimine kadar saçları örten, kulağı, göksü ve boynu açıkta bırakan ve kadınların kullandığı bir örtü anlamındadır. Yasaklanan türban bu ise başörtüsüne bu manada özgürlük tanıyanlar Kur’an açısından Allah’ın bir yasağına karşı çıkmış olmazlar.

Ama son bir kaç yıldır bu kelime, ısrarla kadınların başörtüsü anlamında kullanılmaktadır. Bunlara göre türban, omuzları da örten başörtüsüdür. Ne gariptir ki, asırlardır müslüman Türk kadınının dışarda kullandığı başörtüsü omuzları da örter. Eğer türban bu ise neden şimdiye kadar bunu hiç bir sözlük yazmamıştır?

– Herhalde olayı Kur’an’a göre değerlendirenler pek azdır.

– Günümüzdeki müslümanlar henüz konuları Kur’an’a göre değerlendirme alışkanlığı kazanmış değillerdir. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “İnsanların çoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdirler.” (Yunus 10/92) Yukarıdaki ayetleri yazmamın sebebi de Allah’ın tek bir ayetine karşı çıkan bir müs­lümanı, Kur’an’ın nasıl değerlendirdiğini göstermektir.

——————————————————————————–
* Prof. Dr. Abdulaziz BAYINDIR, Süleymaniye Vakfı Başkanı.

[1]- M. Alauddin el-Haskefî (öl. 1088 h.) ed-Dürr’ül-muhtâr alâ Tenvîr’il-ebsâr, (İbn Abidîn Haşiyesi ile birlikte), Mısır 1404/1984, c.IV, s. 249, Ridde bölümü.

[2]- Bakınız, İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem (630-711 h.), Lisan’ul-Arab, Beyrut, 1410/1990, IV/257; Muhammed Murtaza ez-Zebîdî, Tâc’ul-Arûs, Mısır 10306, III/188.

« Devamını okuyun...

Müslüman Cehenneme Gider mi,Dini Sohbet,islami sohbet

  • Tarih : 5 Temmuz 2012
  • Kategori : Cehennem
  • Yorum Yok

Soru – Meryem Suresinin 71 ve 72. âyetlerinde şöyle buyrulmaktadır: “Sizden oraya (Cehenneme) gitmeyecek yoktur. Bu, Rabbinin uygulamayı üstlendiği kesin hükümdür. Sonra müttakileri kurtaracak, zalimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.”

Bu âyetleri nasıl anlamalıyız; Müslümanlar cehenneme girip çıkacaklar mı?

Cevap – Meryem suresinin bu âyetleri, günahı sevabından çok olan Müslümanların cehennemde cezalarını çektikten sonra çıkacaklarını bildirmektedir. Ayetleri doğru anlamak için öncesini ve sonrasını bölümler halinde görmeye çalışalım.

1- Nebilerden sonra gelen nesiller

Allah Teâlâ bu surede birkaç nebi ile ilgili bilgi verdikten sonra şöyle buyurmuştur:

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ مِن ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِن ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا . فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا

“İşte bunlar Allah’ın mutluluk verdiği nebilerdendir; Âdem’in soyundan, Nuh ile birlikte gemiye bindirdiklerimizden, İbrahim’in ve İsrail’in (Yakup’un) soyundan olup kendilerine doğru yolu gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdir. Onlara Rahman’ın ayetleri okununca gözleri dolarak secdeye kapanırlardı.

Onların arkasından namazı ihmal eden ve arzularına uyan bir nesil geldi. Onlar yakında ğayy ile (yanlış kurgularıyla) yüzleşeceklerdir.” ” (Meryem 19/58-59)

2- Ğayy (غَيّ) suçu ve ğayy cezası

Ğayy (غَيّ) cezası, ğayy suçunu işleyenler içindir. Ğayy غَيّ : الضلال والخيبة = yanlış yola girmek ve isteğine kavuşamamaktır[1]. Günah işleyen herkes, suçlu olduğunu bilir. Ama onun, kendince haklı bir sebebi ve o günahı işlemekle ulaşmak istediği bir hedefi olur. Ancak o yol, kendini istediği hedefe değil cehenneme götürür.

Gayy suçun ilk işleyenler Âdem ve İblis’tir. Âdem aleyhisselam, dünyada ölümsüz olma ve yok olmayacak bir saltanata kavuşma umuduyla İblis’in gösterdiği yanlış yola girmiş, umduğuna kavuşmak bir yana elindekini de kaybetmişti.

Allah onu, eşi ile birlikte bir bahçeye yerleş­tirdiğinde şöyle demişti:

“Bak Âdem; sen ve eşin şu bahçeye yerleşin; beğendiğiniz yerden yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa yanlış yapmış olursunuz.” (Araf 7/19)

İblis’i göstererek şöyle bir uyarıda da bulunmuştu:

“Bak Âdem! Bu, senin de eşinin de düşmanıdır. Sakın sizi bahçeden çıkarmasın, yoksa mutsuz olursun. Orada ne acıkacak, ne de çıplak kalacaksın; susuzluk çekmeyecek ve güneşte yanmayacaksın” (Taha 20/117-119)

Sonra İblis ona şunları fısıldamıştı:

“Âdem! Sana o sonsuzluk ağacını ve yıpranmayacak saltanatı göstereyim mi?” (Taha 20/120)

Bu cazip teklif, onu yanlış yola sürüklemişti.

فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْآتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ وَعَصَى آدَمُ رَبَّهُ فَغَوَى

“(Adem ile Havvâ) o ağaçtan yediler; kendilerine ayıp yerleri göründü. Hemen bahçenin yaprağıyla ör­tünmeye ko­yuldular. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da ğayy suçunu işlemiş (yanlış yola girmiş) oldu.” (Taha 20/121)

İblis de ğayy suçunu işlemişti. Allah, Âdem’e secde edilmesi emrini verince İblis, zihninde kurguladığı bir gerekçeye dayanarak secde etmemişti. O, ateşten yaratılmış; Âdem, çamurdan yaratılmıştı. Ona göre ateş çamurdan hayırlı olduğu için, kendisi Âdem’den hayırlıydı. Bunu ispat için yanlış yola girmişti ve hala o yolda devam etmektedir. İblis yanlış yola girmesinde Allah’ı suçlu görmüş ve ona şöyle demişti:

فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ

“Madem beni ğayya (yanlış yola)sürükledin, ben de senin doğru yolunun üstüne onlar için oturacağıma yemin ederim.” (Araf 7/16)

İblis, kâfir olmuştu. Çünkü Allah’ın emrine uymamayı suç saymamıştı. Ama Âdem kendini suçlu görmüş, tevbe ederek o yanlış yoldan dönmüştü. Demek ki, aynı suçu işleyen iki kişiden kendini günahkâr sayan mümin kalır, günahkâr saymayan da İblis gibi kâfir olur. Herkes, yaptığının karşılığını görecektir.

3- Namazı ihmal edenler, arzularına uyanlar ve kâfirler:

Meryem 59’daki ğayy suçunu işleyenler yani namazı ihmal eden, arzularına uyan ve kâfir olanlardan tevbe edip kendini düzeltenlere şu nimetler verilecektir:

“(Ğayy suçu işleyenlerden) kimler inanarak tevbe etmiş ve iyi iş yapmış olurlarsa olanlar Cennet’e girecekler ve tek bir haksızlığa uğramayacaklardır. Bunlar, Rahman’ın kullarına söz verdiği görülmemiş kalıcı bahçelere gireceklerdir; onun sözü yerine getirilir. Orada boş söz işitmeyeceklerdir. İşitecekleri sadece “selam” sözüdür. Orada onlar için sabah akşam rızıklar vardır. Kullarımızdan kendilerini koruyanlara vereceğimiz Cennet işte budur.” (Meryem 19/59-63)

Sonra ğayy suçunu işledikten sonra tevbe etmediği için ğayy cezasına çarptırılacak olanlar hakkında şöyle buyrulmaktadır:

وَيَقُولُ الْإِنسَانُ أَئِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا. أَوَلَا يَذْكُرُ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِن قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا . فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا . ثُمَّ لَنَنزِعَنَّ مِن كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَنِ عِتِيًّا . ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا

“O insanlardan kimisi der ki: “Öldüğümde gerçekten daha sonra diriltilip çıkarılacak mıyım?” O insan, daha önce kendini, henüz bir şey değilken yarattığımızı aklına getirmez mi? Rabbine andolsun ki onları (ğayy suçu işleyenleri), şeytanlarla birlikte toplayacağız. Sonra alevli ateşin çevresinde diz çöktüreceğiz. Sonra her topluluğun içinden Rahman’a en güçlü baş kaldıranları çekip ayıracağız. Zaten Cehennemde kızarmayı en çok kimin hak ettiğini iyi biliriz.” (Meryem 19/66-70)

4- Vârid = وَارِد kelimesi

وَإِن مِّنكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَّقْضِيًّا

“Sizden (ğayy suçunu işleyenlerden) oraya vârid olmayacak (gitmeyecek) yoktur. Bu, Rabbinin uygulamayı üstlendiği kesin hükümdür.” (Meryem 19/71)

Vârid = وَارِد kelimesi cehennem ile birlikte kullanılınca suya gider gibi cehenneme gitmeyi ifade eder[2]. Mahşerdeki hesaptan bunalanlar, oradan sevk edilince su içme umuduyla cehenneme koşacaklardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَقْدُمُ قَوْمَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَأَوْرَدَهُمُ النَّارَ وَبِئْسَ الْوِرْدُ الْمَوْرُودُ

“Firavun k

« Devamını okuyun...

Din kardeşine hizmet,islami sohbet,Dini Sohbet

  • Tarih : 1 Temmuz 2012
  • Kategori : Cehennem
  • Yorum Yok

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Farzlardan sonra Allahü teâlânın en çok sevab verdiği, en çok razı olduğu ibadet, bir din kardeşine iyilik etmek, onu sevindirmektir. Allah korusun, küfürden sonra en kötü günah da, müminin kalbini kırmaktır. Onun için, Kâbe’ye nasıl edeple yaklaşılırsa, mümini görünce, onun kalbini kırmayacak şekilde hareket etmeli.

Müslümanlara faydalı olmak, çok büyük ibadettir. Müminlerin dünyasına yardımcı olmak, mesela cömertlik, hastalığında ziyaret, borç isterse vermek, bir sıkıntısını giderip yardım etmek, birer iyiliktir. Peygamber efendimiz, böyle bir iyiliğe verilen sevabın, nafile ibadetlerden çok daha fazla olduğunu bildirmiştir.

Eğer bir de, din kardeşinin âhiretine yardımcı olursa, mesela ona Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından bir kitap verirse, itikadını düzeltmesine, dinini doğru öğrenmesine vesile olursa, bunun sevabı, dünyası için yapılan iyiliklerle kıyas bile edilemez. Çünkü bu, sonsuz, hakiki iyiliktir. Onu ölüm acısından, kabir azabından, mahşer sıkıntısından ve Cehennemden kurtarmaktan daha büyük iyilik olur mu?

Kur’an-ı kerimde, (İman edenler azdır) buyuruluyor. O halde Allah’a ve Peygamberine doğru iman etmiş Müslümanlar olarak, ne kadar şükretsek azdır. Cenab-ı Hak, bizi bu tarafta değil, karşı tarafta da yaratabilirdi. Bizi ezelde Müslüman olarak yarattığı için Cenab-ı Hakk’a çok şükretmek lazımdır. Allahü teâlâ, (Bana şükretmek ve bu şükrün kabul olunmasını isteyen, önce kendine bu iyiliği yapmış olan ana babasına teşekkür etsin, onların duasını alsın! Onlara teşekkür etmeyen, bana istediği kadar yalvarsa da kabul etmem) buyuruyor. Peygamber efendimiz de, (İyilik edene teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmiş olamaz) buyuruyor. Onun için Cenab-ı Hak, (Ana babasını memnun edeni, bana karşı suçlu da olsa affederim. Ama ana babasını üzeni, gece gündüz gözyaşı dökse de affetmem) buyuruyor.

Bu basamağı, bu sırayı atlamamalı. Ne yaparlarsa yapsınlar, ana babayı üzmemeli, gönüllerini hoş tutmalı. Ana baba kâfir olsa da, onları kiliseden, meyhaneden, sırtta taşıyarak geri getirmek gerekir, fakat oralara götürülmez. Demek ki, kötü de olsalar, ana babaya hizmet ve iyilik etmeye çalışmalıyız

« Devamını okuyun...

Eğer cehennemi iğne deliğinden bile görseydiniz başınızı secdeden kaldırmazdınız” anlamında bir hadis var mıdır,Dini Sohbet

  • Tarih : 25 Haziran 2012
  • Kategori : Cehennem
  • 1 Yorum

Değerli kardeşimiz;
Güvenilir Hadis kaynaklarında, soruda geçen anlamda bir rivayet bulamadık. Ancak bazı hadislerde bu anlamı çağrıştıran bazı ifadeler vardır. Bunlardan biri şöyledir:

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem aleyhissalatü vesselam şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ’nın diğer meleklerden ayrı, sadece zikir meclislerini tesbit etmek üzere dolaşan melekleri vardır. Allah’ın zikredildiği bir meclis buldular mı, o kimselerin aralarına otururlar ve diğer melekleri oraya çağırarak cemaatin arasındaki boş yerleri ve oradan dünya semasına kadar olan mesafeyi kanatlarıyla doldururlar. Zikredenler dağılınca onlar da semâya çıkarlar. Allah Teâlâ daha iyi bildiği halde onlara:

– “Nereden geldiniz?” diye sorar. Melekler de:

– Yeryüzündeki bazı kullarının yanından geldik. Onlar Sübhânallah diyerek ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan seni tenzih ediyorlar, Allâhü ekber diye tekbir getiriyorlar, lâ ilâhe illallah diyerek seni tehlil ediyorlar, elhamdülillâh diyerek sana hamdediyorlar ve senden istiyorlar, derler. (Konuşma şöyle devam eder):

– “Benden ne istiyorlar?”

– Cennetini istiyorlar.

– “Cennetimi gördüler mi?”

– Hayır, yâ Rabbi, görmediler.

– “Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”

– Senden güvence isterlerdi.

– “Benden neden dolayı güvence isterlerdi?”

– Cehenneminden yâ Rabbi.

– “Peki benim cehennemimi gördüler mi?”

– Hayır, görmediler.

– “Ya görseler ne yaparlardı?”

– Senden kendilerini bağışlamanı dilerlerdi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur:

– “Ben onları affettim. İstediklerini onlara bağışladım. Güvence istedikleri konuda onlara güvence verdim.”

Bunun üzerine melekler:

– Yâ Rabbi, çok günahkâr olan falan kul onların arasında bulunuyor. Oradan geçerken aralarına girip oturdu, derler. O zaman Allah Teâlâ şöyle buyurur:

– “Onu da bağışladım. Onlar öyle bir topluluktur ki, onların arasında bulunan kötü olmaz.” (Müslim, Zikir 25; bk. Buhârî, Daavât 66)

Bu hadis, Allah’ı zikretmenin değerini, zikredenlerin kıymetini pek çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

“Allah’ı zikredenler” yani namaz kılan, Kur’an okuyan, hadis okuyan, Allah’a dua eden, ilim tahsil eden, ilmî sohbetler yapan kimseleri ziyaret etmek ve onların sohbetlerini dinlemek üzere vazifelendirilmiş melekler vardır.

Hadisin bazı rivayetinde bu meleklerin, hafaza denilen koruyucu meleklerin dışında oldukları özellikle belirtilmektedir. Bunların dünya semâsına kadar, bir rivayete göre tâ arşa kadar birbirinin üstünde durdukları, bu bahtiyar insanları arayan diğer melekleri de haberdâr ettikleri, o zikir meclisindekilere kol kanat gerdikleri ve sohbetlerine kulak verdikleri belirtilmektedir.

Allah Teâlâ kullarının ne yaptığını meleklerden daha iyi bildiği halde yine de onlara “Kullarım ne diyor?” diye sormakla bir nevi târizde bulunmaktadır. Bilindiği üzere Allah Teâlâ meleklerine yeryüzünde bir halife yaratacağını haber verdiği zaman melekler buna karşı çıkmışlar, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı yaratmaya ne gerek var; zaten biz sana hamdü senâ ediyoruz, ulûhiyyetine yakışmayan sıfatlardan seni tenzih ediyoruz, demişlerdi. (Bakara, 2/30)

Cenâb-ı Hak kendisini zikreden kulları hakkında meleklere muhtelif sorular sorup onlardan cevaplar almak suretiyle âdetâ onlara, görüyorsunuz ya, kullarımın arasında işte böyleleri de var. Onlar beni zikretme hususunda meleklerden farksızdır, demiş olmaktadır. Hatta onlara, kullarım beni böyle samimiyetle zikrettiklerine göre, onlar Beni, cenneti, cehennemi görmüşler mi, diye ayrı ayrı sormak ve her birine, hayır görmediler, diye cevap verdirmek, görselerdi daha fazla zikrederlerdi, cehenneminden daha çok korkarlardı, dedirtmek suretiyle kullarının yaptığı zikrin değerine işaret buyurmaktadır.

Cenneti ve cehennemi görmüşler mi, tarzındaki sorulardan, cennet ile cehennemin hâlen yaratılmış olduğu sonucunu çıkarmak da mümkündür.
Selam ve dua ile…

dini sohbet, dini chat, dini sohbetler, dini sohbet odaları, dinisohbet, dinichat, dini sohbet siteleri,

« Devamını okuyun...

Merhamet ve cehennem, ikisi bir çelişki değil midir-Dini Sohbet

  • Tarih : 24 Haziran 2012
  • Kategori : Cehennem
  • Yorum Yok

Müslüman olmayan biri soruyor: Örneğin ben bir şeyler yaratacağım ve kötü sonla biteceğini biliyorum, yaratacağım şeyin her yüzde birinin sonu iyi olsun diye 101 şeyi yaratıyorum ve onlara sizi yaratan merhametlidir dedirtiyorum. Ama istersem kötü bitirmeye de bilirim ama gene de merhametliyim. Şimdi beni buna mı davet ediyorsun. En son inanacağım şey bu olur, dedi,

Değerli kardeşimiz;

– Milyarlarca insan ve diğer canlıların bütün hayatî ihtiyaçlarını temin eden, dünyaya gelir gelmez rızkını bulması için annelerin meme musluklarından yavruların rızkını gönderen, en acımasız canavarlara dahi bir anne şefkatini vererek aciz yavruların yardımına koşturan, bir kutup ayısı anneye dahi yavrularının rahat süt emmeleri için karlar üzerinde sırt üstü yatırtan bir merhamet duygusunu bahşeden Allah’ın sonsuz rahmetini inkâr etmek, ciddi bir körlük ve çirkin bir nankörlüktür.

– Her türlü melaneti işleyen katil ve canileri cezalandırmak ne zamandır haksızlık sayılıyor?

– Bir ülkenin yasal düzenini inkâr etmeye, bozmaya, anayasayı ilgaya teşebbüs edenlerin ağır cezaya uğradıklarına şahit olan insanlık camiasından, bu cezanın bir zulüm olduğu sesi duyulmamıştır. Bütün hukuk sistemlerinde “ihkak-ı hak” denilen zalimden hakkı almak, mazlumun hakkını vermek diye bir prensip vardır. Cehennem dahi böyle bir ihkak-ı hak merkezidir.

– Allah’ın kâinat çapında güneş gibi parlayan tezahürleri, şimşek gibi çakan sinyalleri, göz kamaştıran ışıkları görülen adalet ve merhametini inkâr etmek, sadece bir nankörlük ve körlük değil, aynı zamanda milyarlarca varlıkların merhamete olan şahitliklerini yalanlamak, bu sonsuz merhamet karşısında divan duran varlıkların bu duruşlarını tahkir etmek anlamına gelir. Bir küfür, bir inkâr bin katil hükmündedir. Çünkü binlerce hak ve hukukları manen öldürmektir. Bir tek katlin cezası en az 15 yıl hapis olduğu insanların adaletinde yer etmişken, bin katli birden işleyen bir kimsenin cehennemde yatmasını adaletten uzak görmek akıl-vicdanla izah edilemez.

– İnsanların yapısı İslam dininin emirlerini yerine getirecek ve yasaklarından sakınabilecek bir fıtrata sahiptir. İslam dininin fıtrat dini olmasının manası budur. Her çocuğun İslam fıtratı üzerine yaratılmasının manası da budur. Yani, insanın ulvî yapısı, ruhanî zevki, kalbî hassasiyeti, aklî melekeleri, İslam dininin hükümleriyle özdeşleşmiştir. “İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28) mealindeki ayette insanın bu ulvî ve kalbî zevkine ve ruhanî neşesine işaret edilmiş ve ancak yaratıcısını bulmakla, ona kulluk etmekle huzura kavuşacağına dikkat çekilmiştir.

– İmtihana tabi tutulan insanların -âdil bir yarışmada kendi özgür iradeleriyle yarışmayı önde götürmek/ve imtihanı kazanabilmeleri için- temayüllerine sınır konulmamıştır. Çekiciliği bakımından merkezde oturtulan iki farklı çekim alanı ve iki farklı mekanizma yerleştirilmiştir. Bu iki mekanizma, ruh ve nefistir. Ruhanî zevklerin çekim alanı ile nefsanî zevklerin çekim alanı elbette bir değildir. Fakat kişi bu alanlardan hangisine kendini kaptırırsa oradan lezzet alır. Ruhanî zevklerin ulvî, insanın vicdanını rahatlatan, gönlünü tatmin eden insanın kemaline, olgunluğuna katkı sağlayan bir mekanizma olduğu tecrübeyle sabittir. Buna mukabil, nefsanî -gayr-ı meşru- arzuların verdiği lezzet, insanın sadece hayvanî ve bitkisel yanlarını tatmin edebildiği, ruhanî bir yükseklik kazandırmadığı, ulvî bir zevk vermediği de tecrübeyle sabittir. “İyilik, nefsin/ruhun tatmin olduğu, kalbin onunla huzur bulduğu şeydir. Günah/kötülük ise, içini tırmalayan ve tereddüt/rahatsızlık veren şeydir” (Mecmau’z-Zevaid, 10/294) manasındaki hadis-i şerifte (tecrübelerimizle de sabit olan) bu gerçekler -fıtratın ıslak imzasıyla- onaylanmıştır.

– Yukarıda açıklandığı üzere, âdil olan Allah, kullarına asla zulmetmez. Fakat insanların keyfine göre de hareket etmez. İnsanların çoğunun cehenneme gitmesi doğrudur. Fakat meziyet sayıda değil, kalitededir. Tavuğun altına bırakılan yüz yumurtadan 90 tanesi cılk çıkıp bozulsa bile, on tanesinin kıymetli birer civciv olmalarının hatırı için bu işlemden vazgeçmemek aklın gereğidir. Çünkü eğer bu yumurtalar kuluçka işlemine tabi tutulmazsa hiçbir civciv söz konusu olmaz. Az bir zarar için pek çok olan bir yarardan vazgeçilmez. On tanenin sağlam çıkması 90 tanenin zararını telafi ettiği gibi, fazladan kârlar da kazandırır.

Eğer imtihan olmasaydı, başta Hz. Muhammed olarak peygamberler, evliyalar gibi yıldızların doğması mümkün olamazdı. Yaratıcı katında pek bir değere sahip olmayan –sürü türünden- bir yığın inkârcının cehenneme girmemesi için, imtihanı açmamak suretiyle böyle her biri dünyaya bedel kaliteli insanların ortaya çıkmasına engel olmak hikmete taban tabana zıttır.

– Bununla beraber, elbette cennet ucuz değil, cehennem de lüzumsuz değildir. İmanlı kimseler olarak bizim bu tür vesveselerimizi kökten söküp atan Allah’a olan imanımızın her an tecdidiyle meydana gelen güçlü bir şuurla konulara yaklaşmaktır. Örneğin; sağlam bir şekilde “Allah’ın âdil olduğuna iman etmek ve bu iman şuuruyla meselelere bakmak..” imtihanın âdil olup olmadığına “dair tereddütleri tamamen silebiliriz.

Evet, inanıyoruz ve inanmalıyız ki, Rahman ve Rahîm olan Allah, asla merhametsizlik etmez.. Hak ve Âdil olan Allah, asla zulüm ve haksızlık etmez. Kerîm ve Hakîm olan Allah, asla komplo kurmaz. ve insanı kukla olarak kullanmaz..

Geriye kalan tek şey, insan olarak bizim, Rahman’ın emrinde mi, yoksa şeytanın esaretinde mi kulluk yapmayı tercih etmemizdir; insanlığın güneşleri olan peygamberlerin, evliyaların, ahlak abidesi olan, dürüst ve şerefli insanların safında mı, yoksa Ebu Cehillerin, Firavunların, yalancıların, zalimlerin, şerefsizlerin safında mı yer alacağımızı belirlememizdir..

– Burada, son sözü asrın söz sahibine/Bediüzzaman hazretlerine bırakmak uygun olur:

“Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife-i ubudiyet neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır; ve fütursuz çalışırsın. Acaba bu misafirhane-i dünyada âciz ve fakir kalbine kut ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıda ve ziya; ve herhalde mahkemen olan mahşerde sened ve berat; ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat köprüsünde nur ve burak olacak bir namaz neticesiz midir veyahut ücreti az mıdır?

Bir adam sana yüz liralık bir hediye vaad etse, yüz gün seni çalıştırır. Hulfü’l-vaad edebilir o adama itimad edersin, fütursuz işlersin. Acaba hulfü’l-vaad (sözünden caymak) hakkında muhal olan bir Zât, Cennet gibi bir ücreti ve saadet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana vaad etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle Onu vaadinde itham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir tedibe ve dehşetli bir tâzibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütursuz hizmet ettiğin halde, Cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafif ve lâtif bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?” (Sözler/ 21.Söz/4. İkaz

islami sohbet, islam sohbet, dini sohbet, din chat, islami chat, dinsohbet, sohbet islam, islami site, dini sohbetler, chat islam

« Devamını okuyun...

Sonraki Yazılar »