Tevhidedavet

Burası category.php şablonu, Cennetle Müjdelenen Sahabeler kategorisindeki yazılar görüntüleniyor.

cennetlik sahabeler hz. ÖMER r.a

Peygamberlik güneşinin kâinatı aydınlatmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Şirk ile tevhid arasındaki mücadele her geçen gün daha da artıyordu. İman sa­fına geçenlerin sa­yısı arttıkça, müşriklerin baskı ve zulümleri de o nispette artı­yordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) İslam’ın kuvvetlenmesi ve Müslümanların zulüm ve işkenceden kurtulması için çareler arıyordu. Bu maksatla, bir grup Müslüman’ın Habeşistan’a hicret etmesine izin veriyordu.

Müşriklerin bir araya toplanıp Re­sû­lul­lah’ın vücudunu ortadan kaldırma kara­rı aldıkları günlerdi… Müslümanlar ibadetlerini gizli olarak yapıyorlardı. Henüz Müslüman olanların sayısı 40’a ulaşmamıştı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), müşrikler arasında bulunan, güçlü kuvvetli ve halk arasında itibarlı iki Ömer’den birinin Müslüman olması için Allah’a duada bulundu ve şöyle niyaz etti:

« Devamını okuyun...

Sahabe hayatları ( EBU BEKİR SIDDIK r.a )

Ebu Bekir, Benu Teym’lerin Kureyş kabilesindendir, Mekke’de doğmuştur. Babası Ebû Kuhafe, annesi Ümmü’l-Hayr Selma’dır.

Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Islâm’i teblige baslamasindan sonra ilk iman eden hür erkeklerin; rasit halifelerin, asere-i mübesserenin ilki. Câmiu’l Kur’an, es-Siddîk, el-Atik lakaplariyla bilinen büyük sahabi.

Kur’ân-i Kerim’de hicret sirasinda Rasûlullah’la beraber olmasindan dolayi, “…magarada bulunan iki kisiden biri…” (et-Tevbe, 9/40) seklinde ondan bahsedilmektedir. Asil adi Abdülkâbe olup, Islâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in ona Abdullah adini verdigi kaydedilir. Azaptan azad edilmis mânâsina “atik”; dürüst, sadik, emin ve iffetli oldugundan dolayi da “siddik” lâkabiyla anilmistir. “Deve yavrusunun babasi” manasina gelen Ebû Bekir adiyla meshur olmustur. Teym ogullari kabilesinden olan Ebû Bekir’in nesebi Mürre b. Kâ’b’da Rasûlullah’la birlesir.

« Devamını okuyun...

Hz. Zübeyr b. Avvam

ZÜBEYR B. el-AVVAM

Zübeyr b. el-Avvam b. Huveylid b. Esed b. Abdi’l-Uzza b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka’b. b. Lüeyy el-Kurasî el-Esedî. Büyük oglu Abdullah’tan dolayi “Ebû Abdillah” diye çagrilirdi. Peygamber (s.a.s)’in dostu ve havarisi (yardimcisi), ayni zamanda halasi Safiyye binti Abdulmuttalib’in ogludur.

Cennetle müjdelenen on kisiden biridir. Hz. Ömer’in vefatindan sonra, halife seçimini gerçeklestirmeleri için tayin ettigi alti kisilik “Ashabü’s sûra” (danisma kurulu) üyelerindendir. Annesi kendisini “Ebu’t-Tâhir” diye çagirirdi. Fakat Zübeyr (r.a) kendisini oglu Abdullah ile künyelendirmis ve bu künye ile taninmistir (el-Askalânî, el-Isâbe fi Temyizi’s Sahâbe, Beyrut, t.y., III, 5; Ibn Hisâm, Sîre, Misir 1955, I, 250; Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 13; Ibn Abdi’l-Berr, el-Istiâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, Kahire, t.y., II, 510; Ibn Sait Tabakâtü’l-Kübra, Beyrut,1957, III, 100).

Zübeyr, Hz. Ebu Bekir’in Islâm’a girmesinden kIsa bir müddet sonra müslüman olmustur. Ilk müslümanlarin dördüncüsü veya besincisidir. Ancak ne dogum tarihi, ne de kaç yasindayken müslüman oldugu kesin olarak bilinmemektedir. Muhtelif kaynaklar, müslüman oldugu sirada onun 8-16 yaslari arasinda bulundugu söylerse de bu tahminlerin dogrulugu süphelidir. Zira babasi Avvam b. Huveyfid’in Ficar savaslarindan birinde (kuvvetli bir ihtimalle dördüncü ve son savasta) öldürüldügü, onu öldürenin de Mürre b. Muatab es-Sakafi oldugu kabul edIlmektedir. Bazi kaynaklarda Zübeyr (r.a)’in Hz. Afi, Talha ve Sa’d b. Ebi Vakkas ile ayni yilda dogdugu ifade edIlmektedir (el-Endelüsî, el-Ikdü’l-Ferîd, Beyrut, t.y., VI, 92; Ibn Kuteybe, el-Maârif, Lübnan,1970, 96; el-Askalânî, a.g.e., III, 5; Ibnü’l-Esir, Üsdü’l-Gâbe fî Ma’ifeti’s-Sahabe, Kahire, 1970, II, 250; Ziriklî, el-A’lâm, Beyrut, 1969, III, 74; Ibn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 510-511; Ibnü’l-Cevzi, Safvetü’s Safve, Haleb,1969, I, 342; Butrus el-Bustânî, Dâiretü’l-Maarif, IX, 177).

Son Ficar savasi, Hire hükümdari dördüncü Münzir’in oglu Numan Ebû Kâbûs’un saltanati (585-614) sirasinda meydana gelmistir. Ficar savasi basladigi zaman, kimi rivayetlere göre Peygamber (s.a.s),14-15 yaslarinda, kimi rivayetlere göre ise daha küçük yaslardaydi. Son Ficar savasinda ise O’nun 14-20 yaslarinda oldugu gelen rivayetler arasindadir (Ibn Hisâm, a.g.e., II, 89; Ibnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, trc. Istanbul 1986, I, 511).

Son Ficar savasi ile Peygamber (s.a.s)’in Mekke’lileri Islâm’a davet etmeye basladigi 610 yili arasinda yirmi küsûr yil vardir. Buna göre Ilk müslümanlardan olan Zübeyr (r.a)’in bu tarihte, yirmi yasindan büyük olmasi gerekir.

Zübeyr’in babasi ölünce, amcasi Nevfel onun velâyetini üstlenmisti. Küçük yasta yetim kalan Zübeyr’i, annesi çok döverdi. Amcasi da onu savunur, dövmesine engel olmaya çalisirdi. Ancak Zübeyr büyüyüp müslüman olunca, onu karsi bu sevgisi öfkeye dönüstü. Öyle ki, Islâm’dan dönmesi için onu bir hasira baglayip asar ve ates yakarak dumanla ona iskence ederdi (el-Askalâni, a.g.e., III, 5; Ibn Sa’d, a.g.e., III, 101).

Zübeyr, 615 yilinda Mekkeli müslümanlarla birlikte Habesistan’a hicret etmistir. Medine’ye hicretten sonra muhacirlerle ensâr arasinda kardeslik tesis edildigi zaman Zübeyr ile Seleme b. Selâme b. Vaks kardes ilan edIlmisti (Ibn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 511). Baska rivayetlerde ise, Rasûlüllah’in; Abdullah Ibn Mes’ûd veya Talha ya da Ka’b b. Mâlik’le Zübeyr arasinda kardeslik tesis ettigi ifade edIlmektedir (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 102; Ibn HIsam, a.g.e., I, 505).

Bedir günü müslümanlarin sayili birkaç ati vardi. Bunlardan biri de Zübeyr’in Ya’sub adli ati idi. O gün bir çok müsrIki öldürmüstür ki, bunlardan biri “Kureys’in aslani, Muttalibogullari aslani” diye bilinen amcasi Nevfel idi (Ibn HIsam, a.g.e., I, 666, 708; Ibn HIsam, Cemheretü Ensâbi’l-Arab, Kahire, 1982, 120).

Zübeyr’in oglu Abdullah, babasi ile ilgili olarak su olayi anlatiyor: “Ahzâb günü, ben ve Ebû Seleme’nin oglu Ömer (çocuk oldugumuzdan) kadinlarin yaninda birakIlmistik. Bir de baktim ki babam Zübeyr, atinin üstünde Iki yahut üç kere Kurayza ogullarina gidip geldi. Evimize döndügümüzde babama: Babacigim! Ben seni Benî Kurayza yurduna gidip gelirken gördüm dedim. Babam: Sen beni öyle gördün mü evlâdim? dedi. Ben de Evet, dedim. Babam: Rasûlüllah (s.a.s); “Benî Kurayza ya kim gider de onlarin haberini bana getirir” dedi. Ben de gittim. Döndügümde, Rasûlüllah, anasi ile babasini bir arada zikrederek Ânam babam sana feda olsun” dedi (Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 13).

Yermük Vakasi gününde Peygamber’in sahâbîleri, Zübeyr’e hitaben:

“Ey Zübeyr! Rumlara siddetli bir saldiri yapmazmisin ki, biz de seninle beraber siddetli bir saldiri yapalim” dediler. Bunun üzerine Zübeyr (r.a) Rumlar üzerine siddetli hamleler yapti. Bu hamleler sirasinda, Rumlar, Zübeyr’in omuz köküne Iki darbe vurdular. Bu Iki genis yara arasinda Bedir’de yedigi bir darbenin çukurlugu vardi ki, oglu Urve; “Ben çocukken bu darbenin yerine parmaklarimi sokar, oynardim” demistir (Buharî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebi, 13).

Zübeyr, Misir fethinde de önemli bir rol oynamistir. Nitekim halife Hz. Ömer, 642’de Misir’in Babilin kalesini kusatan Amr Ibnü’l-Âs’a yardim için onu onbin kisilik bir kuvvetle göndermistir. Misir’in o zamanki hükümet merkezi olan Heliopolis de Zübeyr tarafindan alinmistir (Ibnü’l-Esîr, el-Kâmil, Istanbul 1985, II, 5 15, vd; 0A, XIII, 635).

Zübeyr’in, Hz. Osman’a bas kaldiran Misirlilarin, Medine’de gerçeklestirdikleri hareketlerde, Osman’in sehid edilisine kadar, ise aktif olarak karismadigi, bazi rivayetlere göre; hem kendisinin hem de Hz. Ali’nin, Hz. Osman’i korumak üzere ogullarini gönderdikleri ifade edIlmistir.

Hz. Osman’in sehid edIlmesinden sonra, ashabin büyük bir çogunlugu Hz. Ali’ye bey’at etmislerdir. Zübeyr ile Talha da bey’at edenler arasindadir. Bazi rivayetlere göre bu Ikisinin Hz. Ali’ye Istemeyerek bey’at ettikleri görülüyor.

Anlatildigina göre, Zübeyr ve Talha, bey’at isi bittikten sonra Hz. Ali’ye gelerek; “Sana hangi hususta bey’at ettigimizi biliyor musun?” derler. Hz. Ali: “Evet; dinlemek ve itaat etmek üzere. Ebû Bekir, Ömer ve Osman’a hangi hususta bey’at ettiyseniz onun üzerine” der. Onlar ise: “Hayir, biz sana Iste ortak olmak üzere bey’at ettik” derler. Hz. Ali onlarin bu Isteklerini reddeder. Bu defa Kureys’ten rastladiklari bir cemaata Hz. Ali hakkinda ileri geri konusurlar. Bu dedikodulari duyan Hz. Ali, Abdullah b. Mes’ud’u çagirtarak onun görüsünü sorar. Abdullah; “Görüyorum ki, valilik istiyorlar. Sen de Zübeyr’e Basra valiligini, Talha’ya da Kûfe valiligini ver” diyerek Hz. Ali’ye tavsiyede bulunur. Hz. Ali bunu siddetle reddeder. Bilahare, Zübeyr’le Talha, Hz. Ali’ye gelerek umre yapmak üzere Mekke’ye gitmek için izin Isterler. Hz. Ali asil maksadlarini bildigi halde onlara izin verir (Ibn Kuteybe, el-Imameti ve’s-Siyâse, 51; Ibnü’l-Esîr, a.g.e., III, 195 vd).

Bundan sonra, Zübeyr, Talha ve Hz. Âise’nin, Siffin Savasinda Hz. Ali’ye karsi cephe aldiklari görülmektedir. Hz. Ali, onlari karsisinda görmek Istemediginden ikna etme yollarini ariyordu. Bir ara Zübeyr’le karsilasinca ona; “Ey Abdullah’in babasi! Seni buraya getiren nedir?” diye sordu Zübeyr: “Osman’in kanini Istemeye geldim” dedi. Hz. Ali; “Osman’in kanini mi istiyorsun? Allah, Osman’i öldüreni kahretsin. Ey Zübeyr! Rasûlüllah’in sana; “Sen Haksiz oldugun halde Ali ile savasacaksin ” dedigini hatirliyor musun?” deyince, Zübeyr; “Allah sahidimdir ki bu dogrudur” der. Hz. Ali; “Öyleyse benimle ne diye savasiyorsun?” diye sorunca Zübeyr “Vallahi bunu unutmustum, sayet hatirlasaydim sana karsi çikmazdim, seninle savasmazdim” dedi (Ibn Kuteybe, a.g.e., 68).

Bu konusmadan sonra Zübeyr savastan çekilerek geri döndü. Medine yolunda Temîm kabilesine ait bir su basina vardiginda orada bulunan Amr b. Cürümüz, onu takibe basladi. Vâdi’s-Sibâ’ denilen mevkide bir firsatini bularak Zübeyr’i sehid etti (H. 36) (Ibn Kuteybe, a.g.e., 69; Ibn Abdi’l-Berr a.g.e., II, 515; Ibn Sa’d a.g.e., III, 112; el-Askalâni, a.g.e., III, 6).

Sehid edildigi zaman yasi, kimi kaynaklarda 66 veya 67 kimi kaynaklarda 64 kimi kaynaklarda ise 70 olarak kayitlidir (Ibn HIsam, I, 251; Ibn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 516; Ibn Sa’d a.g.e., III, 113; Butrus el-Bustânî, a.g.e., IX, 177).

Zübeyr, sehid edildigi zaman miras olarak geriye epey mal birakmistir. Bu cümleden olarak Medine’de genis bir arazi ve onbir ev, Basra’da Iki ev, Kûfe’de bir ev ve Misir’da bir ev birakmisti. Toplam mirasi yaklasik 52.000.000 (elli Iki milyon) idi. Bazi rivayetlere göre; Misir, 0skenderiye, Kûfe’de arazileri, Baksra’da da evleri vardi. Ayrica Medine’deki arazilerinden de gelir sagliyordu ( Ibn Sa’d, a.g.e., III, 108 vd).

Zübeyr (r.a) kimi rivayetlere göre uzun boyludur. Kimi rivayetlere göre ise orta boylu, esmer benizli, seyrek sakallidir (el-Askalânî, a.g.e., III, 5; Ibn Sa’d, a.g.e., III, 107).

Ashâbdan en çok fetva verenler yedi kisidir. Bunlar; Ömer, Ali, Ibn Mes’ud, Ibn Ömer, Ibn Abbas, Zeyd b. Sabit ve Âise’dir. Bunlardan sonra Ikinci derecede yer alan yirmi sahabeden biri de Zübeyr (r.a)’dir (el-Askalânî, a.g.e., I, 9).

Zübeyr’in çocuklari: Onun onbiri erkek toplam yirmi çocugu vardi. Abdullah, Urve, Münzir, Âsim, Muhacir, Hadicetü’l-Kübra, Ümmü’l-Hasan ve Âise, hanimi Esmâ bint Ebî Bekr’den; Halid, Amr, Habîbe, Sevde ve Hind adli çocuklari Ümmü Halid adindaki hanimindan dünyaya gelmislerdir. Ümmeti Halid’in asil adi, Emetü binti Hafid b. Saîd b. el-Âs’dir.

Diger çocuklari; Mus’ab, Hamza ve Remle, er-Rebâb binti Üneyf isimli hanimindan; Übeyde ve Cafer, Zeyneb binti Mersed isimli hanimindan; Zeyneb adindaki kizi, Ümmü Külsüm binti Ukbe adli hanimindan; Hadicetü’s-Sugra adindaki kizi da el-Halâl binti Kays adindaki hanimindan dünyaya gelmislerdir. O, çocuklarina sehid sahabîlerin isimlerini vermekteydi.

Zübeyr sehid edildigi zaman dört hanimi vardi. Bunlardan biri de Âtike binti Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’dir. Bu hanim, Ilk önce Abdullah b. Ebi Bekr’le evlenmis, onun sehid edIlmesinden sonra Ömer b. el-Hattâb’la onun da sehid edIlmesi üzerine Zübeyr (r.a) ile evlenmisti. Bunun için Medine halki: “Kim sehâdet istiyorsa Âtike binti Zeyd’le evlensin” diyorlardi (Ibn Sa’d a.g.e., III, 112).

Zübeyr (r.a), cesur ve gözüpek bir müslümandi. Mekke’de, Allah için Ilk defa kiliç çeken odur. Medine’ye hicret ettikten sonra da yapilan tüm savaslara katIlmis, bütün sIkintili zamanlarda daima Peygamber (s.a.s)’in yaninda bulunmustur. Savasta gösterdigi üstün basaridan ve çok iyi ok attigindan Allah Rasûlü onun, Hadi at! Anam babam sana feda olsun ” diyerek memnuniyetini ifade etmistir. Yine onun hakkinda; “iler peygamberin bir havarisi vardir, benim ki de Zübeyr’dir” buyurmuslardir (Ibn Abdi’l-Berr, a.g.e., II, 511, 512, 513; Buharî, Fedâilü Ashâdi’n-Nebî, 13).

Halit ERBOGA

« Devamını okuyun...

Hz. Talha b. Ubeydullah

TALHA B. UBEYDULLAH (r.a)

Talha b. Ubeydullah b. Osman b. Amr b. Sa’d b. Teym b. Mürre b. Katb b. Lüeyy b. Gâlib el-Kurasî et-Teymî. Künyesi, Ebu Muhammed’dir.

Talha, Cennetle müjdelenen on kisiden biri, Islâm’a giren Ilk sekiz kisiden ve Hz. Ebubekir araciligiyla müslüman olan bes kisiden biridir. Ayrica, halife seçimini gerçeklestirmeleri için olusturulan alti kisilik Ashab-i ,Surâ arasinda yer almis meshur bir sahâbdir. Annesi, es-Sa’be bint Abdillah b. Mâlik el-Hadramiyye’dir (Ibn HIsam, “es-Sîretü’n-Nebeviyye”, I, 251, Misir 1955; el-Askalânî, “el-Isâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe”, III, 290;Ibnü’l-Esîr, “Üsdü’l-Gâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe”, III, 85 vd. 1970).

Rivayete göre, Talha b. Ubeydullah, Busra panayirinda bulundugu bir sirada, oradaki bir manastirin rahibi: “Sorun bakayim, bu panayir halki arasinda, ehl-i Harem’den bir kimse var mi?” diye seslenir. Talha da: “Evet var! Ben Mekke halkindanim” diye cevap verir. Bunun üzerine rahip: “Ahmed zuhur etti mi?” diye sorar. Talha: “Ahmed de kim?” der. Rahip: “Abdullah b. Abdulmuttalib’in ogludur. Bu ay O’nun çikacagi aydir. O, peygamberlerin sonuncusudur. Haremden çikarilacak; hurmalik, taslik ve çorak bir yere hicret edecektir. Sakin O’nu kaçirma” der.

Rahibin söyledikleri Talha’nin kalbine yer eder. Oradan alelacele ayrilarak Mekke’ye döner ve yakinda herhangi bir olayin meydana gelip gelmedigini sorar. Abdullah’in oglu Muhammedü’l-Emîn’in peygamberligini ilan etmis oldûgunu ve Ebubekir’in de O’na tabi oldugunu ögrenir. Hemen Ebubekir’in yanina vararak rahibin anlattiklarini haber verir. Sonunda her Ikisi birlikte Resulullah (s.a.v.)’a giderler. Talha oracikta müslüman olur. (Ibn Sa ‘d, “et- Tabakâtü’l Kübrâ”, III, 215, Beyrut; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).

Birçok müslüman gibi, Talha b. Ubeydullah da Islam’a girdikten sonra müsriklerin eziyetlerine maruz kalmis, ama yolundan dönmemistir. Islâm’in azili düsmanlarindan Nevfel b. Huveylid, Talha’nin müslüman oldugunu duyunca, Ebubekir’le onu bir iple biribirlerine baglamis, uzun süre iplerini çözmemis, Teymogullari da bu duruma seyirci kalmislardir. (Ibn Hisam, a.g.e., I, 709; el-Askalânî, a.g.e., III, 291; Ibnü’l-Esîr, a.g.e., III, 86).

Talha ile Zübeyr müslüman olunca, Resulullah (s.a.v.) onlari kardes ilan etti. Hicretten sonra da Medine’de, Talha ile Ubeydullah b. Ka’b’i, baska bir rivayete göre ise Talha ile Saîd b. Zeyd’i kardes ilan etmisti.

Talha, Bedir savasina istirak etmemesine ragmen Resulullah (s.a.v.) kendisine ganimetten pay vermistir. Kimi rivayetlere göre, bu sirada ticaret için Sam’da bulunuyordu. Akla daha yatkin olan bir baska rivayete göre ise, Kureys kervani hakkinda bilgi toplamak üzere, Resulullah (s.a.v.) tarafindan Sam yoluna gönderIlmisti. Nitekim, dönüste Talha’nin ganimetten pay Istemesi bunu gösteriyor (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 216; Ibnü’l-Esîr, a.g.e., III, 86).

Bedir’den sonraki birçok savasa katIlmistir. Uhud günü Peygamber (s.a.v.)’i kahramanca müdafaa etmis, O’na bir sey olmasin diye atilan oklara, indirilen kiliç darbelerine karsi vücudunu siper etmistir. Sonuçta birçok kiliç ve ok yarasi almis, aldigi yara neticesi bir kolu çolak kalmis, yine Resulullah’i müdafaadan geri durmamistir (Ibn HIsam, a.g.e., II, 80; Ibnü’l Esîr, a.g.e., III, 86; el-Askalânî, a.g.e., III, 291).

Hz. Osman’in sehid edIlmesinden sonra, müslümanlarin büyük bir kisminin Hz. Ali’ye bey’at ettigini biliyoruz. Bu bey’atte bulunanlardan biri de Talha b. Ubeydullah’tir. Ancak, bey’atten kIsa bir süre sonra, Talha ile Zübeyr Ibnü’l-Avvam’in, Hz. Ali’ye karsi çikan Hz. Âîse’nin yaninda yer almislardir. Neticede ez-Zübeyr, Hz. Ali’ye karsi çiktigina pisman olarak savas meydanini terketmistir. Talha ise mücadeleye devam etmis, nihayet Cemel günü (h. 36), Mervan b. Hakem tarafindan öldürülmüstür. Vefat ettigi zaman tahminen 60-64 yaslarindaydi (Ibn HIsam, a.g.e., 1, 251; Ibn Sa’d, a.g.e., III, 224; Ibnü’l-Esir, a.g.e., 111, 87; el-Askalânî, a.g.e., 111, 292; Ibn Cerîr, Tarîhü’l-Ümemi ve’lMülûk, XI, 50′ Beyrut).

Talha, Peygamber Efendimizin bacanagiydi. Hanimlarindan dört tanesi Resulullah (s.a.v.)’in zevcelerinin kiz kardesleriydi. Bunlardan Ümmü Gülsüm, Hz. Âîse’nin; Hamne, Zeynep bint Cahs’in; el-Fâria, Ümmü Habibe’nin ve Rukiyye, Ümmü Seleme’nin kizkardesi idi (el-Askalânî, a.g.e., III, 292).

Talha b. Ubeydullah’in, onbiri erkek, Ikisi kiz olmak üzere onüç çocugu vardi. Erkek çocuklarin herbirine bir peygamber ismi vermisti. Bunlar: es-Seccâd diye bilinen ve Cemel vak’asinda babasiyla birlikte öldürülen Muhammed, Imran, Musa, Ya’kub (Harre günü öldürüldü), Ismail, Ishak, Zekeriyyâ, Yusuf, Isâ, Yahya, Salih idi. Kizlari ise Aise ve Meryem idi (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 214; Ibn HIsam,.a.g.e., 1,-307).

Talha, dogrudan Resulullah (s.a.v.)’dan rivayette bulundugu gibi, Hz. Ebubekir’le Hz. Ömer’den de hadis nakletmistir. Kendisinden de, ogullari; Yahya, Musa ve Isa ile Kays b. Ebi Hâzim, Ebu Seleme b. Abdirrahman, el-Ahnef, Mâlik b. Ebî Âmir ve baskalari rivayet etmislerdir (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 219; el-Askalânî, a.g.e., 111, 290).

Talha; orta boylu, genis gögüslü, genis omuzlu ve iri ayakli idi. Esmer benizli, sik saçli fakat saçlari ne kIsa kivircik ne de düz ve uzundu. Güler yüzlü, ince burunlu idi. Saçlarini boyamazdi. Yürüdügü zaman sür’atli yürür, bir yere yöneldigi vakit tüm vucudu ile dönerdi (Ibn Sa’d, a.g.e., 111, 219; el-Askalânî, a.g.e., 111, 291).

Ashâbin zenginlerindendi. Zengin oldugu kadar da cömertti. Cömertligi sebebiyle kendisine “el-Fayyâd” denirdi. Vefat ettigi zaman, miras olarak bir hayli gayrimenkul, nakit para ve degerli esya birakmistir. Rivâyete göre gayri menkullerinin tutari otuz milyon dirhem, nakitlerinin tutari Iki milyon Ikiyüz dirhem ve Ikiyüz bin dinar idi. Sadece Irak’tan gelen yillik geliri yüzbin dirhem civarindaydi (Ibn Sa’d, a.g.e., 111, 221 vd.; Ibnü’l-Esîr, a.g.e., 111, 85).

Halid ERBOGA

islami sohbet,islami chat,dini sohbet,diniforum,dini chat,nur sohbet

« Devamını okuyun...

Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas

SA’D B. EBI VAKKAS

Sa’d b. Ebî Vakkas Malik b. Vuheyb b. Abdi Menaf b. Zühre. Babasi Malik b. Vuheyb’dir. Malik’in künyesi Ebî Vakkas olup, Sa’d bu künyeye nisbetle Ibn Ebî Vakkas olarak çagrilirdi. Rasûlüllah (s.a.s)’in annesi Zuhreogullarindan oldugu için, anne tarafindan da nesebi Rasûlüllah (s.a.s) ile birlesmektedir. Sa’d’in annesi Hamene binti Süfyan b. Ümeyye’dir. Sa’d (r.a), Ilk iman edenlerden biridir. Kendisinden yapilan rivayetlere göre o Islâmi üçüncü kabul eden kimsedir. Ancak, Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekr, Hz. Ali ve Zeyd b. Harise’den sonra müslüman olmussa besinci müslüman olmus oluyor. Sa’d (r.a), müslüman oldugu gün henüz namazin farz kilinmamis oldugunu ve o zaman on yedi yasinda bulundugunu söylemektedir (Ibn Sa’d, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut (t.y), III, 139).

Sa’d (r.a) Islâma girisine sebep olan olayi söyle anlatir: “Müslüman olmadan önce rüyamda kendimi hiç bir seyi göremedigim karanlik bir yerde gördüm. Bu arada ay dogdu ve ben onun aydinligina tabi oldum. Benden önce bu aya kimlerin uymus olduguna bakiyordum. Onlar, Zeyd b. Harise, Ali b. Ebî Talib ve Ebû Bekir’di. Onlara ne kadar zamandan beri burada olduklarini sordugumda, onlar; “Bir saat kadardir” dediler. Arastirdigimda ögrendim ki, Rasûlüllah (s.a.s) gizlice Islâm’a davette bulunmaktadir. Ona Ecyad tepesi taraflarinda rastladim. Ikindi namazini kiliyordu. Orada Islâmi kabul ettim. Benden önce bu kimselerden baskasi imân etmemisti” (Ibnül-Esir, Üsdül-Gâbe, II, 368).

Sa’d’in müslüman oldugunu ögrenen annesi, buna çok üzülmüs ve oglunu atalarinin dinine döndürebIlmek için çareler aramaya baslamisti. Sa’d’a, eger girdigi dinden dönmezse, yemeyip içmeyecegine dair yemin etmisti. Sa’d, annesine, bunu yapmamasini, çünkü dininden dönmeyecegini söyledi. Yeminini uygulamaya koyan annesi, bir zaman sonra açlik ve susuzluktan bayIlmisti. Ayildiginda Sa’d ona; “Senin bin tane canin olsa ve bunlari bir bir versen, ben yine de dinimden dönmeyecegim” demisti. Onun kararliligini gören annesi yemininden vazgeçmisti (Üsdül-Gabe, ayni yer). Sa’d (r.a) annesine çok düskündü ve ona bir zarar gelmesini asla kabul edemezdi. Ancak imanla alakali bir konuda Rabbine isyan edip baskalarinin heva ve heveslerine de tabi olamazdi. Sa’d (r.a) ve benzerlerinin karsilasacagi bu gibi durumlari çözümlemek ve iman edenleri rahatlatmak için Allah Teâlâ su âyet-i kerimeyi göndermisti: “Bununla beraber eger, hakkinda bilgi sahibi olmadigin bir seyi bana ortak kosmak için seninle ugrasirlarsa, o zaman onlara itaat etme. Dünya Isleri nde onlara iyi davran…” (Lokman, 31 / 15).

Sa’d (r.a), Medine’ye hicrete kadar Mekke’de kalmistir. Dolayisiyla müsrikler tarafindan ugradiklari bütün saldiri ve iskencelere diger müslümanlarla birlikte Mekke dönemi boyunca muhatab oldugu muhakkaktir. Mekke’de müslümanlar, Mekke zorbalarinin saldirilarindan emin olmak için Ibâdetlerini gizli ve tenha yerlerde ifa ediyorlardi. Bir gün Sa’d (r.a) arkadaslariyla birlikte Ibâdet ederlerken müsriklerden bir grup onlara satasarak Islâmla alay etmisler ve onlara saldirmislardi. Sa’d eline geçirdigi bir deve sirt kemigini alip müsriklere karsilik vermis ve onlardan birini yaralayarak kanlar içerisinde birakmisti. Iste Islâm’da Allah için Ilk akitilan kan budur (Üsdü’l-Gâbe, II, 367).

Sa’d (r.a) kardesi Ümeyr (r.a) ile Medine’ye hicret ettigi zaman, kan davasi yüzünden Mekke’den kaçip buraya yerlesmis olan diger kardesleri Utbe’nin evinde kalmaya baslamislardi. Muahat olayinda Rasûlüllah (s.a.s), Sa’d’i Mus’ab b. Umeyr ile kardes ilân etmisti. Baska bir rivayete göre de kardes ilân edildigi kimse Sa’d b. Mu’az’dir (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 139-140).

Medine’ye hicretle birlikte Islâm devlet olmus ve kendini tehdit eden güçlere karsi askerî faaliyetler baslamisti. Bu çerçevede Mekke kervanlarina yönelik askerî birlikler (seriyye) sevkediliyordu. Ilk seriyye, Hicretin yedinci ayinda Mekke kervaninin yolunu kesmek için otuz kisiden olusan Hz. Hamza komutasindaki seriyyedir. Sa’d (r.a)’da bu Ilk askerî birlige katilanlardandir (Ibn Sad, ayni yer) Bir ay sonra Ubeyde b. Haris komutasinda gönderilen seriyye Kureys kervaniyla karsilastiginda Ilk oku Sad b. Ebi Vakkas (r.a) atarak çatismayi baslatmisti. Mekke’de Allah yolunda Ilk kan akitan kimse olma serefi Sa’d (r.a)’a ait oldugu gibi, yine Allah yolunda Ilk ok atma serefi de böylece ona nasip olmustur. Sa’d (r.a) söyle demektedir: “Araplardan Allah yolunda Ilk ok atan kimse benim” (Ibn Sa’d, ayni yer).

Ayni yilin ZIlkade ayinda Rasûlüllah (s.a.s), Sa’d b. Ebi Vakkas’i yirmi kisilik bir askerî birlige komutan tayin ederek el-Harrar mevkiine göndermisti. Bu seriyyenin gayesi de Mekkelilere ait kervani vurmakti. Ancak kervan bir gün önceden bu yerden hareket etmis oldugu için, bir çatisma çikmamisti. Rasûlüllah (s.a.s), sadece seriyyeler göndermekle yetinmiyor, bizzat ordusunun basina geçerek seferler düzenliyordu. Bunlardan biri olan ve II. Hicrî yilin Rebiu’l-Evvel ayinda gerçeklestirilen Buvat gazvesinde, ordu sancagini Sa’d tasimaktaydi (Taberi, Tarih, Beyrut 1967, II, 407). Pesinden tehlikeli bir görevle Mekke ile Taif arasindaki Nahle mevkiine kesif maksadiyla gönderilen Abdullah b. Cahs seriyyesine katilan Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a)’in bütün cihad faaliyetlerine aktif bir sekilde istirak ettigi görülmektedir.

Bedir savasinda müsrik süvari birliginin komutani olan Sa’id b. el-As’i öldürüp kilicini Rasûlüllah (s.a.s)’e getirmisti. O, Zülkife adindaki bu kilici ganimetlerin dagitilisinda Sa’d’a vermisti.

Uhud savasinda, müsriklerin üstünlügü ele geçirdigi ve müslümanlarin panige kapilarak dagildigi esnada Rasûlüllah (s.a.s)’in yanindan ayrIlmayip gövdelerini siper ederek onu korumaya çalIsan bir kaç kisiden birisi Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a) idi. O, cesaretinden hiç bir sey kaybetmeden ok atmaya devam ediyordu. Sa’d (r.a) ok atmakta mahirdi ve hedefini sasirmiyordu. Rasûlüllah (s.a.s) ona ok veriyor ve söyle diyordu: “At Sa’d Anam babam sana feda olsun ” (Müslim, Fezâilü’s-Sahabe, 5; Ibn Sa’d, a.g.e., III,141; Ibnül-Esîr, el-Kâmil,)i’t-Tarih, Beyrut 1979, II, 155). Rasûlüllah (s.a.s), övgü, riza ve hosnutlugu ifade eden bu kelimeleri, ana ve babasini bir arada zikrederek baska hiç kimse için kullanmamistir (Ibn Sa’d, ayni yer).

Sa’d (r.a)’in Uhud günü gördügü hizmet ve gösterdigi kahramanlik gerçekten çok büyüktü. Onun bu günde tek basina bin ok attigi rivayet edIlmektedir (Üsdül-Gâbe, II, 367).

O, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke’nin fethi ve diger gazvelerin tamamina katIlmistir (Ibn Sa’d, a.g.e., 111, 142).

Rasûlüllah (s.a.s)’in vefatindan sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)’a bey’at eden Sa’d (r.a), Hz. Ömer döneminde aktif olarak devlet idaresinde görevler almistir. Bu dönemde onun en önemli görevlerinden birisi, asrin emperyalist süper güçlerinden birisi olan 0ran Imparatorlugunu çökerten Kadisiye ordusunun kumandanligidir.

Bizansa yönelik askerî faaliyetler sürerken, 0ran topraklarina da seferler yapiliyordu. Hz. Ebû Bekir (r.a) döneminde 0 ranlilarin elinde olan Irak’in büyük bir bölümü fethedIlmisti. Hz. Ömer (r.a) is basina geçtigi zaman 0ran’a karsi kapsamli ve netice alici bir askerî sefer düzenlenmesi için çalismalara basladi. Yapilan istIsareler sonucunda Sa’d b. Ebî Vakkas’in hazirlanan orduya komutan tayin edIlm esi kararlastirildi. Havâzin kabilelerinden zekât toplamak için bu bölgede bulunan Sa’d, Medine’ye çagrilarak ordu ona teslim edildi. Sa’d ordusuyla Irak’a dogru yürüyüse geçerek Kadisiye mevkiinde kârargah kurdu. 0ran sahi, müslümanlara karsi savasmak üzere ünlü komutani Rüstem’i görevlendirmisti. Yapilan savasi müslümanlar kazanmis ve 0ran topraklari Islâm tebligine açIlmisti. Sa’d hasta oldugu için bizzat savasa istirak edememis ve yüksekçe bir yerden, savastin orduyu idare etmisti. Kadisiye ialeri Islâm ordularinin kazandigi en parlak ve kesin zaferlerden biri olarak tarihe geçmistir.

Daha sonra Sa’d (r.a), Celula’ya yönelmis ve burasini fethetmisti (H 16). Celula’nin fethi bölgede büyük bir ihtida hareketini de pesinden getirmisti. Daha sonra 0ran Imparatorluk merkezi olan Medâin Iki aylik bir kusatmadan sonra düsmüs, büyük meblaglarda ganimet ele geçmis ve Kisra III. Yezducerd buradan Hulvan’a kaçmisti. Sa’d b. Ebi Vakkas, bir ordu göndererek sulh yoluyla burayi fethetmisti. Yezducerd ise 0sfahan bölgesine kaçarak orada tutunmaya çalismistir.

Sa’d (r.a), Medâin’e yerleserek, fethedilen topraklarin idarî yapisini olusturmaya çalisti. Medâin’in havasi, askerlerin sihhatini olumsuz yönde etkiledigi için, Hz. Ömer (r.a)’in onayi alinarak yerlesime ve ordunun askerî stratejisine uygun bir konumda olan Küfe, ordugâh sehir haline getirildi. Sa’d bölge valisi olarak Kûfe’de üç buçuk yil kalmistir. O, tekrar toparlanip kaybettikleri yerleri geri almak için hazirliklara girisen 0ranlil arin hareketlerini takip ediyor ve gerekli askerî önlemleri almaya çalisiyordu. Ancak tam bu siralarda Kûfe’de bir topluluk, Hz. Sa’d’i ganimetleri adil dagitmadigi ve gaza Isleri nde gevsek davrandigi yolunda iddialarla Hz. Ömer (r.a)’a sikayet etti. Ayrica onun namaz kildiris tarzini da begenmiyorlardi. Hz. Ömer (r.a) meseleyi inceletmis; yapilan sikayetlerin asilsiz oldugunu anlamis olmakla birlikte, maslahati gözeterek onu geri çagirmisti (Asr-i Saadet, I, 432 vd.).

Hz. Ömer (r.a), kendisinden sonra halife seçimini gerçeklestirmek için alti kisilik bir sûra olusturmustu. Sa’d (r.a) da bunlar arasindaydi. Hz. Ömer (r.a)’in vefatindan sonra halife tayini için müzakereler basladigi zaman Sa’d, Abdurrahman b. Avf lehine adayliktan çekildigini açiklamistir.

Hz. Osman (r.a), halife seçildigi zaman; Ömer (r.a)’in vasiyetine uyarak Sa’d’i Küfe valiligine tayin etti. Ancak, bu seferki Küfe valiligi de fazla sürmemistir. O, hazineden borç olarak almis oldugu bir miktar parayi geri ödemekte zorluk çekince, hazine emini Abdullah Ibn Mes’ud tarafindan Halifeye sikayet edIlmis; bu sikayet üzerine Osman (r.a), onu Küfe valiliginden azletmisti. Bunun üzerine Sa’d (r.a) Medine yakinlarindaki Akik vadisinde bulunan çiftligindeki evine yerlesmis ve ziraatle ugrasmaya baslamistir.

Sa’d (r.a), Hz. Osman (r.a)’in sehid edilisiyle baslayan fitne ve ihtilaflardan tamamen uzak kalmaya gayret etmistir. O, müslümanlar arasinda kan dökülmesinden çok rahatsiz oluyor ve taraflardan kendisine gelen teklifleri geri çeviriyordu. O, ümmetin üzerinde anlastigi bir halife ortaya çIkincaya kadar kendisine hiç bir seyden bahsedIlmemesini Istemisti. Sa’d (r.a), gruplar arasinda verilen mücadelelerde kimin hakli kimin haksiz oldugunun açikliga kavusturulmasinin mümkün olmadigini bildigi ve haksiz yere bir müslümanin kanini akitmaktan çekindigi için böyle davraniyordu. O, kendisine gelenlere söyle diyordu: “Bana, Iki gözü, dili ve Iki dudagi olan ve su kâfirdir, su mü’mindir diyen bir kiliç getirilinceye kadar asla kimseyle savasmam” (Ibn Sa’d, a.g.e., III,143; Üsdül-Gâbe, II, 368).

Sa’d (r.a), güçlü bir kisilige ve siyasî destege sahip oldugu halde, riyaset çekismelerinin içine girmekten ömrünün son günlerine kadar kaçinmistir. Oglu Ömer ve kardesinin oglu Hasim gidip ona; “Yüz bin kilis sahibi var ki, hepsi seni hilafet için en liyakatli adam taniyor” dediklerinde onun buna verdigi cevap su olmustu:

“Bu sizin yüz bin kilicinizdan daha kuvvetli tek bir kiliç, mü’mine çekilince onu kesmeyen, kâfire karsi siyrilinca onu kesen kiliçtir” (Asri Saadet, I, 436). Onun bu anlamli sözleri, müslümanlarin birbirlerine zarar vermelerine karsi ne kadar hassas oldugunu ifade etmektedir.

Sa’d (r.a), Hicrî 55 yilinda ikâmet etmekte oldugu Medine’nin disindaki Akik vadisinde vefat etmistir. Onun vefat tarihi hakkinda, 54 ila 58 tarihleri arasinda degisen farkli rivâyetler bulunmaktadir (Üsdül-Gâbe, II, 369).

Sa’d (r.a)’in cenazesi Medine’ye on mil kadar uzaklikta olan Akik vadisindeki evinden alinarak Medine’ye getirIlmis ve Mescid-i Nebi de kilinan namazdan sonra, Bâkî mezarligina defnedIlmistir (Ibn Sa’d, III,148). Cenaze namazini Emevilerin Medine valisi Mervan b. Hakem kildirmistir. Rasûlüllah (s.a.s)’in zevceleri de namaza istirak etmislerdi (Üsdül-Gâbe, ayni yer).

Sa’d (r.a), vefat edecegini anladigi zaman yünden mamül cübbesini getirtmis ve ölünce onunla kefenlenmesini vasiyet etmisti. Bunun sebebi olarak, Bedir gününde müsriklerle karsilastigi zaman onu giymekte oldugunu ve bundan dolayi bu cübbesini çok sevdigini söylemistir (Üsdül-Gâbe, ayni’ yer). Ibnül Esir’in kaydettigi, Sa’d (r.a)’in oglu Âmir’den nakledilen rivayete göre Sa’d (r.a) Muhacirlerden en son vefat eden kimsedir (Üsdül-Gâbe, ayni yer).

Sa’d (r.a), Ashabin seçkinlerinden biri olup sagliginda Cennetle müjdelenen on kisi arasindadir. Yine tarihe sûrâ olayi olarak geçen ve Hz. Osman (r.a)’in halife seçIlmesini gerçeklestiren Hz. Ömer (r.a)’in olusturdugu alti kisilik sûrânin içinde bulunmaktaydi. O, Ilk iman eden bir kaç kisiden biri olarak Mekke döneminin sIkintilarina Rasûlüllah (s.a.s)’in yanindan ayrIlmayarak gögüs germisti. Kiyamete kadar devam edecek olan cihad hareketi için, müslümanlari taciz eden kâfirlere saldirarak Ilk kani akitan odur. Yine Medine döneminin baslarinda kâfirlere karsi Ilk oku atan kimse olma serefi de ona aittir. Sa’d (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in bütün gazalarina, katIlmis, Bedir’de büyük yararliliklar göstermistir. Allah yolunda, Islâm disi nizamlari yok etmek için canini feda etmeye her zaman hazir oldugunu pratik bir sekilde ortaya koymustur. Uhud gününde müslümanlar dagildigi zaman Rasûlüllah (s.a.s)’i canlarini feda etme pahasina sonuna kadar korumaya çalIsan bir kaç kisiden biri de odur. O, müsriklerin Rasûlüllah (s.a.s)’i öldürmek için yaptiklari hamleleri, attigi oklarla sonuçsuz birakmisti. Iste Rasûlüllah (s.a.s) bu kritik anda onun gösterdigi sebat ve yararliliktan dolayi onu baska hiç bir kimseyi övmedigi bir sekilde “Ânam babam sana feda olsun, At” (Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 5) diyerek övmüs ve bunu defalarca tekrarlamisti. Ve yine onun için dua ederek söyle demisti: “Allahim! Sa’d dua ettigi zaman onun duasini kabul et “. Bu dua çerçevesinde Sa’d (r.a)’in yaptigi bütün dualar gerçeklesmekteydi (Üsdül-Gâbe, II, 366-369; Ibn Sa’d, III,139 vd.).

Sa’d (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’i korumak ve ona gelebilecek zararlari engellemek için sürekli gayret içerisinde bulunmaktaydi. Aise (r.an) söyle anlatmaktadir: “Rasûlüllah (s.a.s) Medine’ye gelisinde bir gece uyuyamadi ve; “Keske ashabimdan Salih bir zat bu gece beni korusa”dedi. Biz bu durumda iken dIsaridan bir silah hisirtisi duyduk. Rasûlüllah (s.a.s); “Kim o?” dedi. Gelen zat; “Sa’d b. Ebi Vakkas’im” karsiligini verdi. Rasûlüllah (s.a.s), ona; “Neden buraya geldin?” diye sordugunda Sa’d, söyle cevap verdi: “0çime Rasûlüllah (s.a.s) hakkinda bir korku düstü de onu korumak için geldim”. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s) ona dua etti ve sonra da uyudu” (Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 5). Iste Rasûlüllah (s.a.s)’in kendisi için duydugu endiseyi Allah Teâlâ bu seçkin Insanin kalbine ilham etmis ve onu Rasûlünü korumak için harekete geçirmisti. Buradan, Sa’d (r.a)’in, Islâm davasini yüceltmek ve düsman güçlerin ona karsi komplolarini engellemek için o kadar büyük bir özveriyle çatistigi açikça anlasIlmaktadir. Onun Rasûlüllah (s.a.s)’e karsi duydugu sevginin sinirsizligi, Uhud’da oldugu gibi daha sonralari da onu kendi nefsini feda ederek korumaya sevketmistir.

Sa’d (r.a), hakkinda âyet nazil olan sahabilerden biri olma serefine de sahiptir. O, “Benim hakkimda dört âyet nazil olmustur” (Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 5) demektedir. Bu âyetlerden bir tanesi, Mekkeli müsriklerin Rasûlüllah (s.a.s)’den yanindaki, ona iman etmis güçsüz kimseleri kovmasini Istemeleri üzerine nazil olan, Allah rizasini dileyerek aksam sabah ona dua eden kimseleri kovma” ayetidir (el-Enam, 6/52; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 5; diger âyetler sunlardir: el-Enfal, 8/1; Lokman, 31/15; el-Maide, 5/9).

Sa’d (r.a), devrin putperest-müsrik süper güçlerinden biri olan 0ran Imparatorlugunu çökerten ve böylece Islâmin kitlelere tebligi önündeki büyük engellerden birisini ortadan kaldiran Islâm tarihinin en önemli savaslarindan biri olan Kadisiye savasinin komutaniydi. O, kendisine verilen görevi hakkiyla yerine getirip, Kisranin saraylarini ve hazinelerini ele geçirmis ve yapilacak fetih hareketlerine yeni bir boyut kazandirmisti. Böyle güçlü bir askerî yetenege ve siyasî güce sahip olmasina ragmen; bu, onun sade ve zahidâne yasayisina hiç bir tesirde bulunamamisti. Her zaman, ümmetin gerçek temsilcileri olan idarecilerin verdigi görevleri hakkiyla yerine getirmeye çalismis, bu görevlerden azledildigi zaman kalbinde hiç bir eziklik ve kirginlik hissetmeden kösesine çekIlmistir. Sunu söylemek mümkündür ki; Sa’d (r.a), Islâm binasinin saglam temeller üzerine oturtulmasindaki temel taslardan birisidir.

Sa’d (r.a)’dan çok sayida hadis rivayet edIlmistir. Ondan, Ibn Ömer, Ibn Abbas, Cabir b. Semure, Sâib b. Yezid, Aise (r.a), Said Ibn Müseyyeb, Ebu Osman en-Nehdî, 0brahim b. Abdurrahman b. Avf, Kays b. Ebi Hazm ve digerleri hadis rivayet etmislerdir. Ayrica, Amir, Mus’ab, Muhammed, 0brahim ve A ise’de babalari olan Sa’d (r.a)’dan hadis rivayetinde bulunmuslardir (Üsdül-Gâbe, II, 369). O hadis rivayeti konusunda çok itimat edilenlerden birisidir. Rasûlüllah (s.a.s)’e atfedilen hadisler hakkinda çok titiz ve hassas davranan Hz. Ömer (r.a)’in ogluna söyledigi; “Oglum, sa’d, Rasûlûllah’dan bir rivayette bulundu mu, artik o meseleyi bir baskasina sorma” sözü onun bu konudaki güvenilirligini açikça ortaya koymaktadir (Asri Saadet, I, 437-438). Sa’d (r.a), orta boylu, güçlü, büyük kafali, sert elli bir vücud yapisina sahip olup, sempatik bir kisiligi vardi (Asri Saadet, I, 440; farkli bir rivayet için bk. Üsdü’l-Gâbe, II, 368).

Sa’d (r.a), sekiz evlilik yapmis olup; bu evliliklerinde, on yedisi kiz, on yedisi de erkek olmak üzere otuz dört çocuga sahip olmustu (Asr-i Saadet, I, 441).

Ömer TELLIOGLU

« Devamını okuyun...

SA’D B. EBI VAKKAS

SA’D B. EBI VAKKAS

Sa’d b. Ebî Vakkas Malik b. Vuheyb b. Abdi Menaf b. Zühre. Babasi Malik b. Vuheyb’dir. Malik’in künyesi Ebî Vakkas olup, Sa’d bu künyeye nisbetle Ibn Ebî Vakkas olarak çagrilirdi. Rasûlüllah (s.a.s)’in annesi Zuhreogullarindan oldugu için, anne tarafindan da nesebi Rasûlüllah (s.a.s) ile birlesmektedir. Sa’d’in annesi Hamene binti Süfyan b. Ümeyye’dir. Sa’d (r.a), Ilk iman edenlerden biridir. Kendisinden yapilan rivayetlere göre o Islâmi üçüncü kabul eden kimsedir. Ancak, Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekr, Hz. Ali ve Zeyd b. Harise’den sonra müslüman olmussa besinci müslüman olmus oluyor. Sa’d (r.a), müslüman oldugu gün henüz namazin farz kilinmamis oldugunu ve o zaman on yedi yasinda bulundugunu söylemektedir (Ibn Sa’d, Tabakâtül-Kübrâ, Beyrut (t.y), III, 139).

Sa’d (r.a) Islâma girisine sebep olan olayi söyle anlatir: “Müslüman olmadan önce rüyamda kendimi hiç bir seyi göremedigim karanlik bir yerde gördüm. Bu arada ay dogdu ve ben onun aydinligina tabi oldum. Benden önce bu aya kimlerin uymus olduguna bakiyordum. Onlar, Zeyd b. Harise, Ali b. Ebî Talib ve Ebû Bekir’di. Onlara ne kadar zamandan beri burada olduklarini sordugumda, onlar; “Bir saat kadardir” dediler. Arastirdigimda ögrendim ki, Rasûlüllah (s.a.s) gizlice Islâm’a davette bulunmaktadir. Ona Ecyad tepesi taraflarinda rastladim. Ikindi namazini kiliyordu. Orada Islâmi kabul ettim. Benden önce bu kimselerden baskasi imân etmemisti” (Ibnül-Esir, Üsdül-Gâbe, II, 368).

Sa’d’in müslüman oldugunu ögrenen annesi, buna çok üzülmüs ve oglunu atalarinin dinine döndürebIlmek için çareler aramaya baslamisti. Sa’d’a, eger girdigi dinden dönmezse, yemeyip içmeyecegine dair yemin etmisti. Sa’d, annesine, bunu yapmamasini, çünkü dininden dönmeyecegini söyledi. Yeminini uygulamaya koyan annesi, bir zaman sonra açlik ve susuzluktan bayIlmisti. Ayildiginda Sa’d ona; “Senin bin tane canin olsa ve bunlari bir bir versen, ben yine de dinimden dönmeyecegim” demisti. Onun kararliligini gören annesi yemininden vazgeçmisti (Üsdül-Gabe, ayni yer). Sa’d (r.a) annesine çok düskündü ve ona bir zarar gelmesini asla kabul edemezdi. Ancak imanla alakali bir konuda Rabbine isyan edip baskalarinin heva ve heveslerine de tabi olamazdi. Sa’d (r.a) ve benzerlerinin karsilasacagi bu gibi durumlari çözümlemek ve iman edenleri rahatlatmak için Allah Teâlâ su âyet-i kerimeyi göndermisti: “Bununla beraber eger, hakkinda bilgi sahibi olmadigin bir seyi bana ortak kosmak için seninle ugrasirlarsa, o zaman onlara itaat etme. Dünya Isleri nde onlara iyi davran…” (Lokman, 31 / 15).

Sa’d (r.a), Medine’ye hicrete kadar Mekke’de kalmistir. Dolayisiyla müsrikler tarafindan ugradiklari bütün saldiri ve iskencelere diger müslümanlarla birlikte Mekke dönemi boyunca muhatab oldugu muhakkaktir. Mekke’de müslümanlar, Mekke zorbalarinin saldirilarindan emin olmak için Ibâdetlerini gizli ve tenha yerlerde ifa ediyorlardi. Bir gün Sa’d (r.a) arkadaslariyla birlikte Ibâdet ederlerken müsriklerden bir grup onlara satasarak Islâmla alay etmisler ve onlara saldirmislardi. Sa’d eline geçirdigi bir deve sirt kemigini alip müsriklere karsilik vermis ve onlardan birini yaralayarak kanlar içerisinde birakmisti. Iste Islâm’da Allah için Ilk akitilan kan budur (Üsdü’l-Gâbe, II, 367).

Sa’d (r.a) kardesi Ümeyr (r.a) ile Medine’ye hicret ettigi zaman, kan davasi yüzünden Mekke’den kaçip buraya yerlesmis olan diger kardesleri Utbe’nin evinde kalmaya baslamislardi. Muahat olayinda Rasûlüllah (s.a.s), Sa’d’i Mus’ab b. Umeyr ile kardes ilân etmisti. Baska bir rivayete göre de kardes ilân edildigi kimse Sa’d b. Mu’az’dir (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 139-140).

Medine’ye hicretle birlikte Islâm devlet olmus ve kendini tehdit eden güçlere karsi askerî faaliyetler baslamisti. Bu çerçevede Mekke kervanlarina yönelik askerî birlikler (seriyye) sevkediliyordu. Ilk seriyye, Hicretin yedinci ayinda Mekke kervaninin yolunu kesmek için otuz kisiden olusan Hz. Hamza komutasindaki seriyyedir. Sa’d (r.a)’da bu Ilk askerî birlige katilanlardandir (Ibn Sad, ayni yer) Bir ay sonra Ubeyde b. Haris komutasinda gönderilen seriyye Kureys kervaniyla karsilastiginda Ilk oku Sad b. Ebi Vakkas (r.a) atarak çatismayi baslatmisti. Mekke’de Allah yolunda Ilk kan akitan kimse olma serefi Sa’d (r.a)’a ait oldugu gibi, yine Allah yolunda Ilk ok atma serefi de böylece ona nasip olmustur. Sa’d (r.a) söyle demektedir: “Araplardan Allah yolunda Ilk ok atan kimse benim” (Ibn Sa’d, ayni yer).

Ayni yilin ZIlkade ayinda Rasûlüllah (s.a.s), Sa’d b. Ebi Vakkas’i yirmi kisilik bir askerî birlige komutan tayin ederek el-Harrar mevkiine göndermisti. Bu seriyyenin gayesi de Mekkelilere ait kervani vurmakti. Ancak kervan bir gün önceden bu yerden hareket etmis oldugu için, bir çatisma çikmamisti. Rasûlüllah (s.a.s), sadece seriyyeler göndermekle yetinmiyor, bizzat ordusunun basina geçerek seferler düzenliyordu. Bunlardan biri olan ve II. Hicrî yilin Rebiu’l-Evvel ayinda gerçeklestirilen Buvat gazvesinde, ordu sancagini Sa’d tasimaktaydi (Taberi, Tarih, Beyrut 1967, II, 407). Pesinden tehlikeli bir görevle Mekke ile Taif arasindaki Nahle mevkiine kesif maksadiyla gönderilen Abdullah b. Cahs seriyyesine katilan Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a)’in bütün cihad faaliyetlerine aktif bir sekilde istirak ettigi görülmektedir.

Bedir savasinda müsrik süvari birliginin komutani olan Sa’id b. el-As’i öldürüp kilicini Rasûlüllah (s.a.s)’e getirmisti. O, Zülkife adindaki bu kilici ganimetlerin dagitilisinda Sa’d’a vermisti.

Uhud savasinda, müsriklerin üstünlügü ele geçirdigi ve müslümanlarin panige kapilarak dagildigi esnada Rasûlüllah (s.a.s)’in yanindan ayrIlmayip gövdelerini siper ederek onu korumaya çalIsan bir kaç kisiden birisi Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a) idi. O, cesaretinden hiç bir sey kaybetmeden ok atmaya devam ediyordu. Sa’d (r.a) ok atmakta mahirdi ve hedefini sasirmiyordu. Rasûlüllah (s.a.s) ona ok veriyor ve söyle diyordu: “At Sa’d Anam babam sana feda olsun ” (Müslim, Fezâilü’s-Sahabe, 5; Ibn Sa’d, a.g.e., III,141; Ibnül-Esîr, el-Kâmil,)i’t-Tarih, Beyrut 1979, II, 155). Rasûlüllah (s.a.s), övgü, riza ve hosnutlugu ifade eden bu kelimeleri, ana ve babasini bir arada zikrederek baska hiç kimse için kullanmamistir (Ibn Sa’d, ayni yer).

Sa’d (r.a)’in Uhud günü gördügü hizmet ve gösterdigi kahramanlik gerçekten çok büyüktü. Onun bu günde tek basina bin ok attigi rivayet edIlmektedir (Üsdül-Gâbe, II, 367).

O, Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke’nin fethi ve diger gazvelerin tamamina katIlmistir (Ibn Sa’d, a.g.e., 111, 142).

Rasûlüllah (s.a.s)’in vefatindan sonra Hz. Ebu Bekir (r.a)’a bey’at eden Sa’d (r.a), Hz. Ömer döneminde aktif olarak devlet idaresinde görevler almistir. Bu dönemde onun en önemli görevlerinden birisi, asrin emperyalist süper güçlerinden birisi olan 0ran Imparatorlugunu çökerten Kadisiye ordusunun kumandanligidir.

Bizansa yönelik askerî faaliyetler sürerken, 0ran topraklarina da seferler yapiliyordu. Hz. Ebû Bekir (r.a) döneminde 0 ranlilarin elinde olan Irak’in büyük bir bölümü fethedIlmisti. Hz. Ömer (r.a) is basina geçtigi zaman 0ran’a karsi kapsamli ve netice alici bir askerî sefer düzenlenmesi için çalismalara basladi. Yapilan istIsareler sonucunda Sa’d b. Ebî Vakkas’in hazirlanan orduya komutan tayin edIlm esi kararlastirildi. Havâzin kabilelerinden zekât toplamak için bu bölgede bulunan Sa’d, Medine’ye çagrilarak ordu ona teslim edildi. Sa’d ordusuyla Irak’a dogru yürüyüse geçerek Kadisiye mevkiinde kârargah kurdu. 0ran sahi, müslümanlara karsi savasmak üzere ünlü komutani Rüstem’i görevlendirmisti. Yapilan savasi müslümanlar kazanmis ve 0ran topraklari Islâm tebligine açIlmisti. Sa’d hasta oldugu için bizzat savasa istirak edememis ve yüksekçe bir yerden, savastin orduyu idare etmisti. Kadisiye ialeri Islâm ordularinin kazandigi en parlak ve kesin zaferlerden biri olarak tarihe geçmistir.

Daha sonra Sa’d (r.a), Celula’ya yönelmis ve burasini fethetmisti (H 16). Celula’nin fethi bölgede büyük bir ihtida hareketini de pesinden getirmisti. Daha sonra 0ran Imparatorluk merkezi olan Medâin Iki aylik bir kusatmadan sonra düsmüs, büyük meblaglarda ganimet ele geçmis ve Kisra III. Yezducerd buradan Hulvan’a kaçmisti. Sa’d b. Ebi Vakkas, bir ordu göndererek sulh yoluyla burayi fethetmisti. Yezducerd ise 0sfahan bölgesine kaçarak orada tutunmaya çalismistir.

Sa’d (r.a), Medâin’e yerleserek, fethedilen topraklarin idarî yapisini olusturmaya çalisti. Medâin’in havasi, askerlerin sihhatini olumsuz yönde etkiledigi için, Hz. Ömer (r.a)’in onayi alinarak yerlesime ve ordunun askerî stratejisine uygun bir konumda olan Küfe, ordugâh sehir haline getirildi. Sa’d bölge valisi olarak Kûfe’de üç buçuk yil kalmistir. O, tekrar toparlanip kaybettikleri yerleri geri almak için hazirliklara girisen 0ranlil arin hareketlerini takip ediyor ve gerekli askerî önlemleri almaya çalisiyordu. Ancak tam bu siralarda Kûfe’de bir topluluk, Hz. Sa’d’i ganimetleri adil dagitmadigi ve gaza Isleri nde gevsek davrandigi yolunda iddialarla Hz. Ömer (r.a)’a sikayet etti. Ayrica onun namaz kildiris tarzini da begenmiyorlardi. Hz. Ömer (r.a) meseleyi inceletmis; yapilan sikayetlerin asilsiz oldugunu anlamis olmakla birlikte, maslahati gözeterek onu geri çagirmisti (Asr-i Saadet, I, 432 vd.).

Hz. Ömer (r.a), kendisinden sonra halife seçimini gerçeklestirmek için alti kisilik bir sûra olusturmustu. Sa’d (r.a) da bunlar arasindaydi. Hz. Ömer (r.a)’in vefatindan sonra halife tayini için müzakereler basladigi zaman Sa’d, Abdurrahman b. Avf lehine adayliktan çekildigini açiklamistir.

Hz. Osman (r.a), halife seçildigi zaman; Ömer (r.a)’in vasiyetine uyarak Sa’d’i Küfe valiligine tayin etti. Ancak, bu seferki Küfe valiligi de fazla sürmemistir. O, hazineden borç olarak almis oldugu bir miktar parayi geri ödemekte zorluk çekince, hazine emini Abdullah Ibn Mes’ud tarafindan Halifeye sikayet edIlmis; bu sikayet üzerine Osman (r.a), onu Küfe valiliginden azletmisti. Bunun üzerine Sa’d (r.a) Medine yakinlarindaki Akik vadisinde bulunan çiftligindeki evine yerlesmis ve ziraatle ugrasmaya baslamistir.

Sa’d (r.a), Hz. Osman (r.a)’in sehid edilisiyle baslayan fitne ve ihtilaflardan tamamen uzak kalmaya gayret etmistir. O, müslümanlar arasinda kan dökülmesinden çok rahatsiz oluyor ve taraflardan kendisine gelen teklifleri geri çeviriyordu. O, ümmetin üzerinde anlastigi bir halife ortaya çIkincaya kadar kendisine hiç bir seyden bahsedIlmemesini Istemisti. Sa’d (r.a), gruplar arasinda verilen mücadelelerde kimin hakli kimin haksiz oldugunun açikliga kavusturulmasinin mümkün olmadigini bildigi ve haksiz yere bir müslümanin kanini akitmaktan çekindigi için böyle davraniyordu. O, kendisine gelenlere söyle diyordu: “Bana, Iki gözü, dili ve Iki dudagi olan ve su kâfirdir, su mü’mindir diyen bir kiliç getirilinceye kadar asla kimseyle savasmam” (Ibn Sa’d, a.g.e., III,143; Üsdül-Gâbe, II, 368).

Sa’d (r.a), güçlü bir kisilige ve siyasî destege sahip oldugu halde, riyaset çekismelerinin içine girmekten ömrünün son günlerine kadar kaçinmistir. Oglu Ömer ve kardesinin oglu Hasim gidip ona; “Yüz bin kilis sahibi var ki, hepsi seni hilafet için en liyakatli adam taniyor” dediklerinde onun buna verdigi cevap su olmustu:

“Bu sizin yüz bin kilicinizdan daha kuvvetli tek bir kiliç, mü’mine çekilince onu kesmeyen, kâfire karsi siyrilinca onu kesen kiliçtir” (Asri Saadet, I, 436). Onun bu anlamli sözleri, müslümanlarin birbirlerine zarar vermelerine karsi ne kadar hassas oldugunu ifade etmektedir.

Sa’d (r.a), Hicrî 55 yilinda ikâmet etmekte oldugu Medine’nin disindaki Akik vadisinde vefat etmistir. Onun vefat tarihi hakkinda, 54 ila 58 tarihleri arasinda degisen farkli rivâyetler bulunmaktadir (Üsdül-Gâbe, II, 369).

Sa’d (r.a)’in cenazesi Medine’ye on mil kadar uzaklikta olan Akik vadisindeki evinden alinarak Medine’ye getirIlmis ve Mescid-i Nebi de kilinan namazdan sonra, Bâkî mezarligina defnedIlmistir (Ibn Sa’d, III,148). Cenaze namazini Emevilerin Medine valisi Mervan b. Hakem kildirmistir. Rasûlüllah (s.a.s)’in zevceleri de namaza istirak etmislerdi (Üsdül-Gâbe, ayni yer).

Sa’d (r.a), vefat edecegini anladigi zaman yünden mamül cübbesini getirtmis ve ölünce onunla kefenlenmesini vasiyet etmisti. Bunun sebebi olarak, Bedir gününde müsriklerle karsilastigi zaman onu giymekte oldugunu ve bundan dolayi bu cübbesini çok sevdigini söylemistir (Üsdül-Gâbe, ayni’ yer). Ibnül Esir’in kaydettigi, Sa’d (r.a)’in oglu Âmir’den nakledilen rivayete göre Sa’d (r.a) Muhacirlerden en son vefat eden kimsedir (Üsdül-Gâbe, ayni yer).

Sa’d (r.a), Ashabin seçkinlerinden biri olup sagliginda Cennetle müjdelenen on kisi arasindadir. Yine tarihe sûrâ olayi olarak geçen ve Hz. Osman (r.a)’in halife seçIlmesini gerçeklestiren Hz. Ömer (r.a)’in olusturdugu alti kisilik sûrânin içinde bulunmaktaydi. O, Ilk iman eden bir kaç kisiden biri olarak Mekke döneminin sIkintilarina Rasûlüllah (s.a.s)’in yanindan ayrIlmayarak gögüs germisti. Kiyamete kadar devam edecek olan cihad hareketi için, müslümanlari taciz eden kâfirlere saldirarak Ilk kani akitan odur. Yine Medine döneminin baslarinda kâfirlere karsi Ilk oku atan kimse olma serefi de ona aittir. Sa’d (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’in bütün gazalarina, katIlmis, Bedir’de büyük yararliliklar göstermistir. Allah yolunda, Islâm disi nizamlari yok etmek için canini feda etmeye her zaman hazir oldugunu pratik bir sekilde ortaya koymustur. Uhud gününde müslümanlar dagildigi zaman Rasûlüllah (s.a.s)’i canlarini feda etme pahasina sonuna kadar korumaya çalIsan bir kaç kisiden biri de odur. O, müsriklerin Rasûlüllah (s.a.s)’i öldürmek için yaptiklari hamleleri, attigi oklarla sonuçsuz birakmisti. Iste Rasûlüllah (s.a.s) bu kritik anda onun gösterdigi sebat ve yararliliktan dolayi onu baska hiç bir kimseyi övmedigi bir sekilde “Ânam babam sana feda olsun, At” (Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 5) diyerek övmüs ve bunu defalarca tekrarlamisti. Ve yine onun için dua ederek söyle demisti: “Allahim! Sa’d dua ettigi zaman onun duasini kabul et “. Bu dua çerçevesinde Sa’d (r.a)’in yaptigi bütün dualar gerçeklesmekteydi (Üsdül-Gâbe, II, 366-369; Ibn Sa’d, III,139 vd.).

Sa’d (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)’i korumak ve ona gelebilecek zararlari engellemek için sürekli gayret içerisinde bulunmaktaydi. Aise (r.an) söyle anlatmaktadir: “Rasûlüllah (s.a.s) Medine’ye gelisinde bir gece uyuyamadi ve; “Keske ashabimdan Salih bir zat bu gece beni korusa”dedi. Biz bu durumda iken dIsaridan bir silah hisirtisi duyduk. Rasûlüllah (s.a.s); “Kim o?” dedi. Gelen zat; “Sa’d b. Ebi Vakkas’im” karsiligini verdi. Rasûlüllah (s.a.s), ona; “Neden buraya geldin?” diye sordugunda Sa’d, söyle cevap verdi: “0çime Rasûlüllah (s.a.s) hakkinda bir korku düstü de onu korumak için geldim”. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s) ona dua etti ve sonra da uyudu” (Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 5). Iste Rasûlüllah (s.a.s)’in kendisi için duydugu endiseyi Allah Teâlâ bu seçkin Insanin kalbine ilham etmis ve onu Rasûlünü korumak için harekete geçirmisti. Buradan, Sa’d (r.a)’in, Islâm davasini yüceltmek ve düsman güçlerin ona karsi komplolarini engellemek için o kadar büyük bir özveriyle çatistigi açikça anlasIlmaktadir. Onun Rasûlüllah (s.a.s)’e karsi duydugu sevginin sinirsizligi, Uhud’da oldugu gibi daha sonralari da onu kendi nefsini feda ederek korumaya sevketmistir.

Sa’d (r.a), hakkinda âyet nazil olan sahabilerden biri olma serefine de sahiptir. O, “Benim hakkimda dört âyet nazil olmustur” (Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 5) demektedir. Bu âyetlerden bir tanesi, Mekkeli müsriklerin Rasûlüllah (s.a.s)’den yanindaki, ona iman etmis güçsüz kimseleri kovmasini Istemeleri üzerine nazil olan, Allah rizasini dileyerek aksam sabah ona dua eden kimseleri kovma” ayetidir (el-Enam, 6/52; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, 5; diger âyetler sunlardir: el-Enfal, 8/1; Lokman, 31/15; el-Maide, 5/9).

Sa’d (r.a), devrin putperest-müsrik süper güçlerinden biri olan 0ran Imparatorlugunu çökerten ve böylece Islâmin kitlelere tebligi önündeki büyük engellerden birisini ortadan kaldiran Islâm tarihinin en önemli savaslarindan biri olan Kadisiye savasinin komutaniydi. O, kendisine verilen görevi hakkiyla yerine getirip, Kisranin saraylarini ve hazinelerini ele geçirmis ve yapilacak fetih hareketlerine yeni bir boyut kazandirmisti. Böyle güçlü bir askerî yetenege ve siyasî güce sahip olmasina ragmen; bu, onun sade ve zahidâne yasayisina hiç bir tesirde bulunamamisti. Her zaman, ümmetin gerçek temsilcileri olan idarecilerin verdigi görevleri hakkiyla yerine getirmeye çalismis, bu görevlerden azledildigi zaman kalbinde hiç bir eziklik ve kirginlik hissetmeden kösesine çekIlmistir. Sunu söylemek mümkündür ki; Sa’d (r.a), Islâm binasinin saglam temeller üzerine oturtulmasindaki temel taslardan birisidir.

Sa’d (r.a)’dan çok sayida hadis rivayet edIlmistir. Ondan, Ibn Ömer, Ibn Abbas, Cabir b. Semure, Sâib b. Yezid, Aise (r.a), Said Ibn Müseyyeb, Ebu Osman en-Nehdî, 0brahim b. Abdurrahman b. Avf, Kays b. Ebi Hazm ve digerleri hadis rivayet etmislerdir. Ayrica, Amir, Mus’ab, Muhammed, 0brahim ve A ise’de babalari olan Sa’d (r.a)’dan hadis rivayetinde bulunmuslardir (Üsdül-Gâbe, II, 369). O hadis rivayeti konusunda çok itimat edilenlerden birisidir. Rasûlüllah (s.a.s)’e atfedilen hadisler hakkinda çok titiz ve hassas davranan Hz. Ömer (r.a)’in ogluna söyledigi; “Oglum, sa’d, Rasûlûllah’dan bir rivayette bulundu mu, artik o meseleyi bir baskasina sorma” sözü onun bu konudaki güvenilirligini açikça ortaya koymaktadir (Asri Saadet, I, 437-438). Sa’d (r.a), orta boylu, güçlü, büyük kafali, sert elli bir vücud yapisina sahip olup, sempatik bir kisiligi vardi (Asri Saadet, I, 440; farkli bir rivayet için bk. Üsdü’l-Gâbe, II, 368).

Sa’d (r.a), sekiz evlilik yapmis olup; bu evliliklerinde, on yedisi kiz, on yedisi de erkek olmak üzere otuz dört çocuga sahip olmustu (Asr-i Saadet, I, 441).

Ömer TELLIOGLU

dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,nur sohbet

« Devamını okuyun...

EBU UBEYDE B. el-CERRÂH,İSLAMİ SOHBET

EBU UBEYDE B. el-CERRÂH
(?-18/639)

Emînü’l-Ümme lâkabiyla anilan, ilk müslümanlardan ve asere-i mübessere ‘den olan sahâbî. Asil adi Amir b. Abdullah b. el-Cerrâh’tir. Kureys kabîlesinin Fihrogullari’ndandir. Nesebi, Rasûlullah’in nesebiyle dedelerinden Fihr’de birlesir (Ibn Sa’d, et-Tabakat, III, 297; Ibnül-Esir, Üsdü’l-Gâbe, III, 84).

Ebû Ubeyde, Hz. Ebû Bekir’in dâvetiyle veya Osman b. Maz’un baskanliginda arkadaslariyla Rasûlullah’a giderek müslüman olmustur (Ibn Sa’d, et-Tabakat, III, 298). Habesistan’a göç edenler arasinda ikinci kafiledendir. Medine’de Rasûlullah onunla Sa’d b. Muaz’i kardes ilân etmistir (Ibn Hacer, el-Isâbe, IV, 111). Ebû Ubeyde, kahramanligiyla tanindigi kadar, “Eminü’l-Ümme (ümmetin emini)” lâkabiyla meshur olmustur. Rasûlullah onun için: ”Her ümmetin bir emini vardir, bu ümmetin emini Ebû Ubeyde b. el-Cerrah’tir” buyurmustur (Müslim, VII, 127; Ibn Mâce, I, 136). Esasinda Rasûlullah’in bütün ashâbi emanet ve âdillikte esittir: ancak bir vasfin her insanda ayni derecede inkisaf etmeyecegi tabîidir. Iste Hz. Peygamber, emîn olma vasfinin ashâbi içinde en fazla Ebû Ubeyde’de temayüz ettigini bunun için belirtmistir. Ibn Hibbân, Enes b. Mâlik’ten rivâyet ettigine göre, Rasûlullah, “Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekir, en siddetlisi Ömer, en hayalisi Osman en helâl ve harami bileni Muaz b. Cebel, ferâizi en iyi bilen Zeyd b. Sâbit, en düzgün Kur’ân okuyani Übeyy b. Ka’b, en emîni Ebû Ubeyde’dir” buyurmustur.

Ebû Ubeyde de diger büyük sahâbîler gibi bütün gazalara katilmistir. Bedir gazasinda müsriklerin safinda çarpisan ve kâfir olan babasi Abdullah’la karsilasmis ve onu öldürmüstür. Islâm akîdesinin ilk yayginlastigi dönemlerde buna benzer olaylar çoktur. Meselâ, Hz. Ebû Bekir oglu ile, Mus’ab b. Umeyr kardesi ile, Hz. Ömer dayisi ile çarpismistir. Kur’ân-i Kerîm’de söyle buyurulur: “Allah’a ve âhiret gününe îman eden hiçbir kavmi, babalari, ogullari, kardesleri, hisim ve akrabalari olsalar bile Allah ve Rasûlüne meydan okumaya kalkisanlara sevgi besler bulamazsin. Iste Allah onlarin kalplerine iman yazmis ve kendilerini tarafindan bir ruh ile desteklemistir. Onlari, altlarinda irmaklar akan Cennetlere koyar ve orada ebedî kalirlar. Öyle ki, Allah onlardan onlar da Allah’tan hosnutturlar. Iste bunlar Allah taraftaridirlar. Iyi bilin ki, Allah taraftarlari hep kurtulusa erenlerdir” (el-Mücâdele, 58/22).

Ebû Ubeyde, Uhud savasinda Rasûlullah’in yüzüne batan migfer parçalarini disleriyle çekerken ön disleri kirilmis, Hendek’te, Benû Kureyza’da, Ridvan Beyatinde Hudeybiye’de, Hayber’de, en cesur savasçilardan biri olmustur (Ibn Sa’d, et-Tabakat, I, 298). Câbir (r.a.)’in naklettigine göre Ebû Ubeyde kumandanliginda kesfe gönderilen sahâbe birliginin bir dagarcik hurmasi bulunmakta; bütün gün onlar bir hurmâ ile idare etmekte veya agaç yapraklarini suyla islatarak açliklarini yatistirmaya çalismaktadirlar. Arapça’da bu yapraklara habat denildiginden, ona izâfeten Habat gazasi diye geçen bu olayda, üçyüz kisilik birlik, sâhile vardiktan sonra büyük bir balik ile karinlarini doyurmuslardir (Buhâri, Bâb-i Gazveti Seyfü’l Bahr, Tecrid-i Sarîh Tercümesi, X, 364-367).

Bu örnek olay, sahâbenin hangi zor sartlar ve yokluk altinda ilâyi kelimetullah için cihada çiktigina sadece bir tek örnektir. Yine Ebû Ubeyde’nin sahsinda, kumandanlik için nefsi tezkiye etmenin ve Rasûlullah’a kesin itaatin bir örnegini görmek mümkündür: “Rasûlullah, Beliy ve Üzre kabilelerine Amr b. el-Âs’i bir grup sahâbînin basinda kumandan olarak gönderdi. Amr’in validesi Beliy kabilesindendi. Amr, Cüzam mevkiinde “Zâtü’s-Selâsil” denilen bir yerde durmus, ilerleyememis ve Rasûlullahttan yardim istemistir. Rasûlullah, içlerinde Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in de bulundugu bir birligi Ebû Ubeyde kumandanliginda Amr’a yardima göndermistir. Ebû Ubeyde’ye: “Amr b. el-As ile aranizda ihtilâf çikmasin” diye de tenbih etmistir. Hakikaten Amr ile karsilastiginda Ebû Ubeyde, Amr’in kumandanlik hususunda bencil davrandigini görünce: “Allah Rasûlü bana ‘Amr ile ihtilâf çikarma’ dedi; onun için sen beni dinlemezsen, ben seni dinlerim” demistir. Ebû Ubeyde kumandanliga daha lâyik olmasina ragmen bu büyük davranisi göstermistir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 196).

Ebû Ubeyde hicrî 9. yilda Rasûlullah tarafindan “Eminü’l-Ümme” diye övülerek, Necran hristiyanlarindan cizye almaya memur edildi. Rasûlullah Necran hiristiyanlarini Medine’ye çagirarak onlari Islâm’a dâvet etti; ancak hristiyanlar, Islâm’i kabul etmeyip sadece cizye verebileceklerini, bunu da almasi için “güvenilir” birini memur etmesini Rasûlullah’tan istediler, Rasûlullah da, “Size hakkiyla emîn bir adam gönderecegim” diyerek Ebû Ubeyde’yi gönderdi. Rasûlullah, Bahreyn ile sulh yaptiktan sonra onlardan toplanacak cizye’yi almaya da Ebû Ubeyde’yi görevlendirdi.

Ebû Ubeyde, Mekke fethinde, Taif muhasarasinda, Vedâ Hacci’nda hep Rasûlullah’in yaninda bulunmustur. Rasûlullah’in vefâtindan sonra meydana gelen Benû Saîde sakifesi olayinda Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde birlikte hareket etmislerdir. Hz. Ebû Bekir, Ebû Ubeyde’nin elinden ve Hz. Ömer’in elinden tutarak ortalarinda durmus, sahâbeye bu iki zattan birisine bey’at etmelerini söylemis; bu sözlerin hemen ardindan Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’e bey’at edince, Ebû Ubeyde de Ebû Bekir’e bey’at etmistir. Ebû Bekir, vefât ederken bu olayi animsatmis ve, “Benû Saide sakifesinde Hz. Ömer’i halifelige, Ebû Ubeyde’yi vezirlige lâyik gördügünü” söylemistir (Taberî, Târih, III, 430).

Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh, Hz. Ebû Bekir’in hilâfetinden itibaren Hz. Ömer zamaninda cihad hareketinde Suriye bölgesindeki fetihlere katildi ve kumandan olarak yer aldi. Ayrica o, Bisan, Taberiye, Baalbek, Humus, Hama, Seyre, Maarra, Lazkiye, Antarius, Banyas, Selemiye, Halep, Antakya, Menbic, Delul fetihlerinde bulunmustur.

634 yilinda (H. 13), Humus’ta Roma Imparatoru Herakleius’un muazzam ordusuna karsi Ebû Ubeyde, Yezid b. Ebî Süfyan, Surahbil, Amr b. el-Âs ve Halid b. Velid gibi kumandanlarin ordulari birleserek Ecnâdin’de savastilar. Müslümanlar üç bin sehid vererek burayi fethettiler. Suriye’nin en mühim ticaret merkezi olan Sam’i kusattiklarinda Ebû Ubeyde Câbiye kapisindan sehre saldirdi. Halid b. Velid Sam’in kendi tarafindaki bölümünü çarpisarak ele geçirirken, Ebû Ubeyde kendi bölgesini sulh ile ele geçirdi ve hristiyanlarla yapilan sulh antlasmasi bütün sehre sâmil kilindi. 635 yilinda Fahl savasi vuku buldu. Roma ordusu müslümanlarin sayica üç-dört misliydi. Iki ordu çarpismadan önce Romalilarin özel elçisi müslümanlarin karargahina gelip sulh sartlarini görüsmek istedi. Elçi, burada Ebû Ubeyde’yi komutan olarak büyük bir ihtisam içinde biri saniyordu. Ancak her tarafta birbirine benzer insanlar ve diger askerlerden farki olmayan Ebû Ubeyde’yi görünce çok sasirdi. Ebû Ubeyde, elçinin, Roma topraklarini terkederlerse askerlerine altin verme teklifini reddetti. Iki ordu çarpisti ve müslümanlar Romalilari yenilgiye ugrattilar. 635 yilinda Suriye’nin tarihî sehri Humus fethedildi. Ebû Ubeyde birçok yerleri sulh ile ele geçirip Antakya’ya yönelmisken halife Hz. Ömer’in emriyle askerlerini durdurdu ve Humus’ta yerlesti. 636’da Herakleios Roma, Istanbul, el-Cezire, Ermenistan gibi Roma vilâyetlerinden gelen askerlerle büyük bir ordu topladi ve Suriye’ye hareket etti. Ebû Ubeyde Humus ve diger fethedilen yerlerdeki kumandanlara mektup yazarak toplanan cizyelerin iâde edilmesini, geri çekileceklerini bildirdi (Ebd Yûsuf, Kitâbu’l-Harac, 81). Daha sonra Sam’a gitti ve daginik Islâm ordularini toplamak amaciyla Yermük’te karargah kurdu. Hz. Ömer’e sür’atle haber yolladi; Roma ordusunun âdeta yagarak üzerlerine geldigini bildirdi ve âcil yardim göndermesini istedi. Yardim için vakit yoktu; Hz. Ömer cevabinda, “Onlari yeneceginize inaniyoruz” diyordu. Amr b. el-Âs da Ürdün’den Yermük’e gelince müslümanlarin maneviyatlari kuvvetlendi. Yermük’e çok yaklasan Roma ordusundan bir elçi aksam namazi kilinirken geldigi zaman Ebû Ubeyde’ye sordu: “Hz. Isa için ne düsünürsünüz?” Ebu Ubeyde su cevabi verdi: Allah buyurur ki: “Ey ehl-i kitap, dininizde taskinlik etmeyin. Allah hakkinda ancak gerçegi söyleyin. Meryem oglu Isa Mesih Allah’in peygamberidir. Ayni zamanda Meryem’e ulastirdigi kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Allah’a ve peygamberlerine inanin, “üçtür” demeyin, vazgeçin, bu hayrinizadir. Allah ancak bir tektir. Çocugu olmaktan münezzehtir, göklerde uçanlar da yerde olanlar da O’nundur” (en-Nisâ, 4/1 71). Romali elçi bu âyeti duyunca kelime-i sehâdet getirdi ve müslümanlara katildi. Yermük savasinda müslümanlar inançlariyla dev gibi Roma ordusunu korkunç bir yenilgiye ugratti.

Herakleios artik bu yenilgiden sonra Antakya’yi terketti ve Istanbul’a giderken meshur “Elveda Suriye” sözünü söyledi.

Ebû Ubeyde tekrar Humus’a döndü. Kinnesrin, Halep, Antakya Islâm hakimiyeti altina alindi. Halid b. Velid Maras’i fethetti. Nihayet Kudüs 637 tarihinde kusatildiginda Kudüs halki ve din adamlari sehri, Hz. Ömer’e teslim etmek istediklerini söylediler. Hz. Ömer Cabiye’ye gelerek onlarla antlasma imzaladi. 638 yilinda Halid b. Velid’i baskumandanliktan azleden Hz. Ömer yerine Ebû Ubeyde’yi tayin etti. Bu sirada Rumlar tekrar yeni bir orduyla saldirdilar. Ebû Ubeyde komutasindaki Islâm ordusu Rumlari Humus’ta bir defa daha yenilgiye ugratti. Ebû Ubeyde, Sam ve çevresinin fütuhâti tamamlandiktan sonra “Sam emiri, adaleti” deyimiyle Rumlar arasinda bile hayirla anilmistir. Hicretin 18. yilinda Hicaz bölgesinde kitlik basgösterince Ebû Ubeyde Medine’ye büyük miktarda yiyecek yardimi gönderdi. Ayni yil, veya 17. yilin sonlarinda- Suriye, Misir ve Irak’i Amvas (Amevas) Tâunu diye tarihe geçen veba salgini istilâ etmis, birçok sahâbî bu salginda vefât etmisti. Ebû Ubeyde de, Hz. Ömer’in Sam’dan ayrilmasi israrlarina ragmen sehirde kalmis ve vebaya yakalanmistir. Yerine Muâz b. Cebel’i birakan Ebû Ubeyde söyle vasiyette bulundu: “Size bir vasiyyetim var. Onu kabul ederseniz hayra erersiniz: Namazinizi kilin, orucunuzu tutun, sadakanizi verin, haccinizi ifâ edin, birbirinizi gözetin, emirlerinize itaat edin ve onlari aldatmayin. Dünya sizi aldatmasin. Bir insan bin sene de yasasa âkibet su neticeye varir: Allah insanlarin alnina ölümü yazmistir, onun için hepsi ölürler. Insanlarin en akillisi Allah’a en çok itaat eden, âhiret için çok çalisandir. Hepinize Allah’in selâm ve rahmetini, lütûf ve bereketini niyâz ederim. Haydi Muâz! Cemaate namaz kildir.” Ebû Ubeyde’nin kabri Sam’da Anta köyü civarinda Gavr Beysan’dadir. Tarihçilerin nakline göre Hz. Ömer ve ashâb salgin yerine gelip durumu gördükten sonra hemen oradan ayrilmak istemisler, Ebû Ubeyde Ömer’e, “Ya Ömer, Allah’in kaderinden mi kaçiyorsun?” demis, Ömer de, “Evet, Allah’in kazâsindan kaderine kaçiyorum” demistir.

Ebu Ubeyde, züht ve takvâ sahibi, “ümmetin emîni”, cesur, savasçi, adaletle hükmeden, itaatkâr bir sahâbîdir. Diger birçok sahâbî gibi o da, fütuhat sonunda ele geçirilen mal ve mülke ragbet etmeyerek sade bir hayat sürdü. Hz. Ömer onun odasinin esyasiz bir keçe, bir kirba, birkaç lokma yiyecekten ibaret oldugunu görünce aglamis ve, “Dünya herkesi degistirdi, yalniz seni degistiremedi” demistir. Yine Ömer, “Allah’a hamdolsun, müslümanlar içinde böyle insanlar var…” diye onu övmüstür. Ebû Ubeyde, bir müslümanin kendisine iltica eden birini himaye edebilecegini söylemistir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 195). Asere-i Mübessere denilen, cennetle müjdelenmis on kisiden biri olan Ebû Ubeyde, Rasûlullah ile devamli birlikte oldugu halde ondan çok az hadis rivâyet etmistir. Orta boylu, zayif, güzel yüzlü, zekî, merhametli diye anilan bu sahâbî, Sam emiri iken, bütün Sam halki onun âdil bir yönetici oldugunda ittifak etmistir. Onun az hadis rivâyet etmesi, tipki Ebû Bekir, Zübeyr b. el-Avvâm, Abbâs b. Abdülmuttalib gibi birçok büyük sahâbî -Mukillin- gibi, Rasûlullah’in mâiyetinde bulunmalarina ve onun vefâtindan sonra yasamalarina ragmen, hadis rivâyeti hususunda çok titiz, bunun büyük bir sorumluluk oldugunun bilincinde oldugundan kaynaklaniyordu. Ebu Ubeyde Rasûlullah’tan ondört hadis rivâyet etmistir (Ahmed Naîm, Tecrid-i Sarîh Tercümesi, Mukaddime, 1, 60). Bu Mukillin ashâb, sünnetin birer uygulayicisi, canli birer numûnesi olduklarindan, sünneti yasamaya daha ziyade önem vermisler, sünneti “anlatma”yi ise baska sahâbîlere birakmislârdir. Ebû Ubeyde’nin râvileri arasinda Câbir, Ebû Ümâme, Abdurrahman b. Ganem bulunmaktadir.

Sait KIZILIRMAK

« Devamını okuyun...

ABDURRAHMAN IBN AVF ,islami sohbet

ABDURRAHMAN IBN AVF

(590 ? – 32/652)

Rasûlullah’in hayatta iken Cennetle müjdeledigi on sahâbîden ve Ilk müslümanlardan biri. Kureys* kabîlesinin Zühreogullarindan Hâris’in oglu olup Câhiliyye* devrinde asil adi Abdulkâ’be veya baska bir görüse göre Abdu Amr idi.

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Erkam’in evindeki faaliyetlerine basladigi günlerde Islâm’a giren Abdurrahman’a bu ismi Rasûlullah vermistir. Ebû Muhammed künyesi ile taninan Abdurrahman’in annesi Sifâ binti Avf b. Adi’l-Hâris b. Zühre b. Kilâb idi. Rivâyete göre Abdurrahman ‘Fil Olayi’ndan yaklasik yirmi yil sonra dünyaya gelmisti.

Abdurrahman b. Avf (r.a.) Ilk müslümanlardan olmasindan dolayi Kureys’in zâlim tutumuna dayanamayan ashâb ile birlikte Habesistan’a yapilan Iki hicrete de katIlmisti. Nihayet Rasûlullah, ashâbi Medine’ye hicret etmeye tesvik edince, o da diger ashâb ile birlikte hicret etmisti. Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’de Ensâr ile Muhâcirler arasinda kardeslikler ilân edince Abdurrahman b. Avf ile Ensâr’dan Sa’d b. Rabî’i kardes ilân etmisti

Ensâr’in ileri gelenlerinden Sa’d b. Rabî’ ‘Din kardesi’ Abdurrahman’a sunlari söylemisti:

“Benim bir hayli malim vardir. Bunun yarisini sana veriyorum. Ayrica Iki esim vardir. Bunlardan birini bosayacagim, iddeti bitince onu nikâhlarsin.” Bu büyük âlicenaplik karsisinda Abdurrahman b. Avf kardesine sunlari söylüyordu:

“Cenâb-i Allah malini ve aileni sana mübarek eylesin. Senin bu davranisina karsi Allah ecrini versin. Sen yalniz bana çarsinin yolunu göster, benim için yeterlidir.”

Abdurrahman b. Avf (r.a.) ticaret hayatini çok iyi bilen Kureys içinde büyüdügü için bu isin tam bir uzmani olarak Medine çarsisinda alisverise baslamis ve Allah ona büyük servet vermisti. Abdurrahman bu ticârî hayatini söyle anlatir:

“Cenâb-i Allah bana öyle bir nimet verdi ki, bir tasi bile bir yerden kaldirip baska yere koydugumda sanki altin oluveriyordu.”

Abdurrahman b. Avf (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bütün gazvelerine katIlmis ve Ilk Islâm cihad hareketinden en güzel sekilde nasibini almisti.

Ashâbtan Mugîre b. Su’be (r.a.)’ den rivâyet edildigine göre Hz. Peygamber (s.a.s.) çiktigi gazvelerin birinde yolda konaklamisken Ashâb’in bulundugu yerden biraz uzak bir noktaya çekilip hâcetini defederek abdest alip döndü. Rasûlullah ashâbinin yanina vardiginda ashâb Abdurrahman b. Avf’in arkasinda namaza durmustu. Mugîre hemen gidip Abdurrahman’a Rasûlullah’in geldigini haber vermek Istediyse de Rasûlullah buna engel olmus ve Abdurrahman’in arkasinda namazini kIlmisti. Böylece Hz. Peygamber’in Ilk defa arkasinda namaz kildigi kisi Abdurrahman b. Avf olmustur. Daha sonra da bilindigi gibi Rasûlullah hastaligi sirasinda Hz. Ebu Bekr’in arkasinda namaz kIlmisti.

Ibn Sa’d Tabakâtu’l-Kübrâ adli eserinde bu seferin Tebük seferi oldugunu kaydetmektedir (Ibn Sa’d Tabakât, 111, 129).

Rasûlullah (s.a.s.) Abdurrahman b. Avf’i ashâbtan yediyüz kisilik bir askerî kuvvetle H. 6 (M. 628) yili Sa’ban ayinda Dûmetu’l-Cendel’e* göndermisti. Abdurrahman, Hristiyanlarin hüküm sürdügü bu bölgeye gelip onlari Islâm’a davet etmis, büyük bir kismi buna yanasmadigi halde bölgenin ileri gelen kabile reIsleri nden el-Asbag b. Amr el-Kelbî Hristiyanken Islâm’a girmisti. Abdurrahman da el-Asbag’in kizi Tumâzar ile evlenmis ve ondan oglu Ebû Seleme dünyaya gelmisti.

Yine Ibn Sa’d’in ifâdesine göre Hz. Peygamber ashâb içinde ipek giymeyi yalniz Abdurrahman’a müsaade etmisti. Zira Abdurrahman b. Avf’in vücudunda bir kasinti (cüzzam olma ihtimali) vardi.

Hz. Peygamber’in vefatindan sonra bir gün Medine’de bir heyecan ve kalabalik meydana gelmisti. Bunun sebebini soran Hz. Âise (r.an)’ya Abdurrahman b. Avf’in kervaninin sehre yaklastigi söylenince Hz. Âise söyle demisti:

“Rasûlullah (s.a.s.) söyle buyurmustu: “Abdurrahman sirattan geçerken düser gibi oldu ama düsmedi.” Hz. Âise’nin bu sözlerini haber alan Abdurrahman besyüz deve oldugu söylenen bu kervanini sirtindaki yüklerle birlikte tamamen Allah rizasi için bagIslâmisti. Develerin sirtindaki mallarin develerden çok daha degerli oldugu kaydedIlmektedir. Ashâbin en cömertlerinden biri oldugu bilinen Abdurrahman b. Avf’in birçok gazvede ve özellikle Tebük gazvesinde Allah yolunda büyük infâklarda bulundugu bilinmektedir.

Ayrica Hz. Peygamber’in vefatindan sonra Nâdirogullari* mahallesinde sahip oldugu arazisini kirkbin dinâra satarak Rasûlullah’in zevcelerine dagitmisti. Hz. Âise’ye payi getirildiginde bunu kimin gönderdigini sormus, Abdurrahman b. Avf’in gönderdigi söylenince söyle demisti: “Hz. Peygamber (s.a.s.), “Benden sonra Allah’in sabirli kullari size karsi sefkatli davranacaktir. Allah, Abdurrahman b. Avf’a Cennet pinarlarindan kana kana içmeyi nasip etsin” buyurmustu.”

Hz. Ebû Bekir vefatindan önce hilâfete Ömer b. el-Hattab’in geçmesi hususunda Abdurrahman’in görüsünü sormus o da söyle demisti: “Ömer senin düsündügünden daha iyidir. Fakat otoriterligi fazladir.” Hz. Ebû Bekir de söyle karsilik vermisti: “Ömer’in sertligi benim yumusakligimdan kaynaklaniyor. Isleri üzerine alirsa bu sertligi kaybolur. Bir gün ben adamin birine çok kizmistim. Ömer ise çok yumusak davranmisti. Ben yumusak davransam o çok sertlesiyor.”

Hz. Ömer’in hilâfeti sirasinda büyüyen devlet ve genisleyen sinirlar karsisinda Isleri n daha rahat çözülmesi için olusturulan devlet sûrâsinda Abdurrahman b. Avf’in önemli bir yer aldigini görüyoruz. Yeni fethedilen Irak arazisinin gaziler arasinda paylasIlmasi veya devlete birakIlmasi hususunda ortaya çikan Iki görüs vardi. Hz. Ömer ashâbin diger ileri gelenleriyle birlikte bu topraklarin paylasIlmamasindan yana iken Abdurrahman b. Avf, Bilâl-i Habesi* ile birlikte buna muhalif olup fethedilen yerlerin paylasIlmasindan yana idiler.

Hz. Ömer sehid edildiginde yarim kalan namazin tamamlanmasi için Abdurrahman görevlendirIlmisti. Nihayet Hz. Ömer’in tedâvî edIlmesinin zor oldugu ve ecelinin yaklastigi anlasilinca yeni seçilecek halîfenin belirlenmesi için kurulan ‘sûrâ’da Abdurrahman b. Avf da yer almisti. Sûrâda bulunanlardan Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Sa’d b. Ebi Vakkas haklarindan ferâgât edince Sûrâda halîfe adayi olarak üç kisi kalmisti. Hz. Ali, Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf. Abdurrahman da bu husustaki hakkindan ferâgât edince adaylar Ikiye düsmüstü. Abdurrahman bu hususta ashâbin ileri gelenleriyle uzun görüsmeler yapmis ve Hz. Ali ve Hz. Osman’dan karara uyacaklarina dair kesin söz aldiktan sonra bu konudaki kanaat ve karan Hz. Osman’a bey’atin yararli olacagi hususunda toplaninca, hilâfete Hz. Osman getirIlmisti.

Abdurrahman b. Avf (r.a.) artik bir hayli yaslaninca Hz. Osman devrinde çok sâkin bir hayat yasamis ve nihayet hicretin 32. yilinda Medine’de vefat etmisti.

Cenaze namazini Hz. Osman kildirmis, onu kabrine götürürken Hz. Ali söyle demisti: “Ey Avf’in oglu! Güle güle ebedî hayata git. Sen bu fânî hayatin en güzel günlerini gördün. Bu revnakli hayat bulanmadan Âhirete göçüyorsun” Sa’d b. Ebi Vakkâs da onun cenazesini tasirken: “Ey koca dag” diyerek Abdurrahman’in seciyesindeki saglamlik ve metâneti ifâde etmisti. Abdurrahman, el-Bakî’de medfundur.

Medine’de vefat ettigi kesin olarak bilindigi halde Siirt ili Pervari ilçesi yakininda bir mezarin ona izafet edIlmesi halkin yakistirmasindan baska bir sey degildir.

Abdurrahman b Avf Hz. Peygamber (s.a.s.)’den çok hadis duymus fakat titizliginden dolayi bunlarin hepsini nakletmekten çekinmistir. Hadis mecmualarinda ondan altmisbes kadar hadis nakledIlmektedir. Hz. Peygamber’in vefatindan sonra söz konusu olan mirasinin mirasçilara taksim edilemeyecegine dair Hz. Ebû Bekir’in rivâyet ettigi hadisi kendisi de aynen rivâyet etmisti. Ayni sekilde Suriye ve civarinda çikan vebâ hastaligi ile ilgili alinan ‘tedbir’e dair hadisi Abdurrahman (r.a.) rivâyet etmisti:

“Bir yerde vebâ oldugunu haber alirsaniz oraya gitmeyin. Vebâ sizin bulundugunuz yerde olursa ondan kaçmak için de oradan baska yere gitmeyiniz. ” (Buharî, Tip 3, Müslim, Selâm, 92, 93, 98, 100).

Ahmed AGIRAKÇA

« Devamını okuyun...

Cennetle Müjdelenen Sahabeler,Hz. ALI B. EBU TÂLIB (r.a.)

Cennetle Müjdelenen Sahabeler,Hz. ALI B. EBU TÂLIB (r.a.)

Hz. ALI B. EBU TÂLIB (r.a.)

Resulullah’in amcasinin oglu, damadi, dördüncü halife. Babasi Ebû Talib, annesi Kureys’ten Fâtima binti Esed, dedesi Abdulmuttalib’tir. Künyesi Ebu’i Hasan ve Ebû Tûrab (topragin babasi), lâkabi Haydar; ünvani Emîru’l-Mü’minin’dir. Ayrica ‘Allah’in Arslani’ ünvaniyla da anilir.

Hz. Ali küçük yasindan beri Resulullah’in yaninda büyüdü. On yasinda islâm’i kabul ettigi bilinmektedir. Hz. Hatice’den sonra müslümanligi ilk kabul eden odur. Hz. Peygamber ile Hz. Hatice’yi bir gün ibadet ederken gören Hz. Ali’ye Peygamberimiz sirkin kötülügünü, tevhidin manasini anlattiginda Hz. Ali hemen müslüman olmustu. Mekke döneminde her zaman Resulullah’in yanindaydi. Kâbe’deki putlari kirmasini söyle anlatir: “Bir gün Resul-u Ekrem ile Kâbe’ye gittik. Resul-u Ekrem omuzuma çikmak istedi. Kalkmak istedigim zaman kalkamiyacagimi anladi, omuzumdan indi, beni omuzuna çikardi ve ayaga kalkti. Kendimi istesem ufuklari tutacak saniyordum. Kâbe’nin üzerinde bir put vardi, onu sagdan soldan ittim. Put düstü, parça parça oldu. Resulullah’in omuzlarindan indim. ikimiz geri döndük.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 384).

Resul-u Ekrem, en yakin akrabasini uyarmak ve hakki teblig etmek hususunda Allah’u Teâlâ’dan emir alinca onlari Safa tepesinde toplayip ilâhî emirleri teblig edince, Kureys müsrikleri onunla alay etmisti. ikinci toplantiyi yapmasini Hz. Ali (r.a.)’ye birakti, Ali de bir ziyafet hazirlayarak Hasimogullarini davet etti. Resulullah yemekten sonra: “Ey Abdülmuttalibogullari, ben özellikle size ve bütün insanlara gönderilmis bulunuyorum.

Içinizden hanginiz benim kardesim ve dostum olarak bana bey’at edecek” dedi. Yalniz Ali (r.a.) kalkti ve orada Resulullah’a onun istedigi sözlerle bey’at etti. Bunun üzerine Resul-u Ekrem, “Kardesimsin ve vezirimsin ” diyerek Hz. Ali’yi taltif etti.

Hz. Peygamber hicret etmeden önce elinde bulunan emanetleri, sahiplerine verilmek üzere Ali’ye birakti ve o gece Hz. Ali, Resulullah’in yatagini da yatarak müsrikleri sasirtti. Böylece Hz. Ali, Hz. Peygamber’i öldürmeye gelen müsrikleri oyalayarak onun yerine hayatini tehlikeye atmis, bu suretle Peygamber’e hicreti sirasinda zaman kazandirmistir. Hz. Ali, Peygamberimiz’in kendisine biraktigi emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine’ye hicret etti. Medine’de de Hz. Peygamber’in devamli yaninda bulundu, bütün cihat harekâtlarina katildi, Uhud’da gâzî oldu. Bedir’de sancaktardi. Ayni zamanda kesif kolunun basindaydi; hakim noktalari tesbit ederek Hz. Peygamber’e bildirdi. Bu mevkiler isgal edilerek, Bedir’de önemli bir savas harekâtini basariya ulastirdi. Bedir gazasinin baslamasindan önce, Kureysliler’le teke tek dövüsen üç kisiden biriydi. Bu dögüste, hasmi Velid b. Mugire’yi kilici ile öldürdügü gibi, Hz. Ebû Ubeyde zor durumdayken yardimina kostu ve onun hasmini da öldürdü. Kendisine “Allah’in Arslani” lâkabi ve Bedir ganimetlerinden bir kiliç, bir kalkan ve bir de deve verildi.

Hz. Ali, Bedir savasindan sonra Hz. Peygamber’in kizi Hz. Fâtima ile evlendi. Nikâhini Hz. Peygamber kiydi. O zamana kadar Resulullah’la oturan Hz. Ali nikâhtan sonra ayri bir eve tasindi. Hz. Ali’nin, Hz. Fâtima’dan üç oglu, iki kizi dünyaya geldi. Hicret’in üçüncü yilinda Uhud savasinda, müslüman okçularin hatasi yüzünden müsrikler müslümanlarin üzerine saldirmislar ve Hz. Peygamber de yaralanarak bir hendege düsmüs ve düsman onun öldügünü yaymisti. Halbuki o sirada dögüse dögüse gerileyen Hz. Ali, Hz. Peygamber’in içine düstügü hendege ulasarak, onu korumaya almisti. Iki tarafin da kazanamadigi bu savasta Hz. Ali birçok yerinden yaralanarak gazi oldu.

Uhud savasindan sonra Hz. Ali “Benu Nadr” Yahudilerinin hainlikleri üzerine bu kabile ile yapilan savasi bizzat idare etti. Bütün çarpismalarda Hz. Ali kahramanca dögüsmüs ve müsriklerin en meshur savasçilarini öldürmüstür. Hudeybiye barisinda sulh sartlarinin yazilmasinda o memur edildi. Hz. Ali, sulhnameyi yazmaya söyle basladi: “Bismillâhirrahmânirrahîm . Muhammed Resulullah….” Ancak müsrikler bu ifadeye itiraz ettiler. Hz. Peygamber, “Resulullah” yerine “Muhammed b. Abdullah” yazmasini Hz. Ali’ye söylemis fakat Hz. Ali “Resulullah” ifadesinin yaziminda israr etmistir.

Hz. Ali Mekke’nin fethi sirasinda yine sancaktardi. “Keda” mevkiinden Mekke’ye girdi. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Hz. Peygamber ile birlikte Kâbe’deki bütün putlari kirdilar.

Mekke’nin fethinden sonra Resulu Ekrem, Hâlid b. Velid’i Benu Huzeyme kabilesine gönderdi. Bu kabile ya cehaleti, ya da bedevî olmalarindan, “müslüman olduk” anlamindaki “eslemna” kelimesi yerine “sabbena” dedigi için Hâlid b. Velid hiddetlendi ve onlarla harp etti. Hz. Peygamber olayi duyunca çok üzüldü. Hz. Ali’yi bu hatayi telâfi ile görevlendirdi. Hz. Ali Benu Huzeyme’ye giderek öldürülenlerin diyetini ödeyip magdur olanlarin zararlarini telâfi etmisti.

Huneyn gazasinda müslümanlar bir ara bozulup dagildilar. Sayilari binleri buldugu halde içlerinden ancak birkaç kisi sabredip dayanabildi. Hz. Ali bu savasta yalniz sabirla tahammül etmekle kalmayarak gösterdigi yigitlik ve kumandanlikla islâm ordusunun kendi safinda toparlanmasini sagladi.

Resulu Ekrem hicretin 9. yilinda Tebük seferine çikarken Hz. Ali’yi ehl-i beytin muhafazasi için Medine’de birakti, ancak bu sefere katilamadigi için müteessir oldu. Bunun üzerine Resulullah: “Musa’ya göre Harun ne ise, sen bana karsi o olmak istemez misin?” dedi. Ali, bu iltifattan çok memnun oldu.

Berae suresinin ayetleri nazil olunca, Resulullah Hz. Ali’yi Mekke’ye gönderdi. Bu suretle hiçbir müsrikin artik Kâbe-i serîfi bundan sonra haccedemeyecegini bildirdi.

bundan sonra haccedemeyecegini bildirdi. Yemen bölgesinin islâm’a girmesi zordu. Görev yine Ali b. Ebi Talib’e verildi. Hz. Ali “Bu çok güç bir is” dedi. Resulullah da “Ya Rabb, Ali’nin dili tercümani, kalbi hidayet nurunun memba olsun” diye dua edince, Ali, siyah bir bayrak alarak Yemen’e gitti, kisa süren irsadlari sayesinde Yemen’in bütün Hemedan kabilesi müslüman oldu.

Hz. Peygamber’in vefati sirasinda, hücresinde bulunanlarin basinda geliyordu. Hz. Ebu Bekir halife seçildigi sirada Hz. Ali Resulullah’in hücresinde tekfin ile mesgul idi.

Hz. Ömer devrinde devletin bütün hukuk isleriyle ilgilenip adeta islâm devletinin bas kadisi olarak görev yapti. Hz. Ömer’in sehâdeti üzerine yine devlet baskanini seçmekle görevlendirilen alti kisilik sûra heyetinde yer alip, bu alti kisiden en sona kalan iki adaydan biri oldu.

Hz. Osman’in hilâfeti döneminde idarî tutumdan pek memnun olmamakla birlikte islâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen sikayetleri hep Hz. Osman’a bildirmis ve ona hâl çareleri teklif etmisti. Hz. Osman’i muhasara edenleri uzlastirmak için elinden gelen gayreti sarfetti.

Hz. Osman’in sehâdetinden sonra islâm’in ileri gelen sahsiyetleri ona bey’at ettiler. Ancak onun bu dönemi Allah’in bir takdiri olarak son derece karisik bir dönem oldu. Hilâfete geçtiginde hâlledilmesi gereken bir çok problemle karsi karsiya kaldi. Bu karisikliklar Cemel ve Siffin gibi iç çatismalari dogurdu. islâm devleti bünyesindeki bu ihtilâflari giderme konusunda büyük fedakârlik ve gayretler gösterdi.

Nihayet, Kûfe’de 40/661 yilinda bir Hârici olan Abdurrahman b. Mülcem tarafindan sabah namazina giderken yaralandi. Bu yaranin etkisiyle sehid oldu.

Hz. Ali devamli olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yaninda bulundugu için Tefsir, Hadîs ve Fikihta sahabenin ileri gelenlerindendir. Hatta Resulullah’in tabiri ile “ilim beldesinin kapisi” olarak ümmetin en bilgini idi. Hz. Peygamber yolunda insanlari hakka iletmek için büyük gayretler sarfetmis ve hilâfet dönemi iç karisikliklarla dolu olmasina ragmen islâm’in ögretilmesi ve ögrenilmesi hususunda büyük katkilari olmustu.

Medine’de duruma hakim olup yönetimi tam olarak eline aldiktan sonra ögretim için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerin ögretilmesini Ebu Esved ed-Düeli’ye, Kur’an okutma ve ögretme isini Abdurrahman esSülemi’ye, Tabiî ilimler konusunda ögretmenlik görevini Kümeyl b. Ziyâd’a verdi. Arap edebiyati konusunda çalisma yapmak üzere de Ubade b. esSamit, ve Ömer b. Seleme’yi görevlendirdi. Devlet yönetimi ve hizmetlerini; maliye, ordu, tesrî ve kaza gibi bölümlere ayirarak yürütüyordu. Malî isleri, dagitma ve toplama diye iki kisma ayirmazdi.

Ümmetin malini ümmete dagitirken de son derece titiz davranirdi. Kendisine bir pay ayirma noktasinda gayet dikkatli olup, kimsenin hakkina tecavüz etmemekte de büyük bir örnek idi. Kendisini Kûfe’de görenler, kisin sogugunda ince bir elbisenin altinda tir tir titreyerek camiye gittigini aktarirlar. Devlet yönetici ve memurlarinin nasil davranmalari gerektigi konusunda su yönetmeligi hazirlamisti.

1. Halka karsi daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayin ve onlari azarlamayin .

2. Müslüman olsun olmasin herkese ayni davranin. Müslümanlar kardesleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandir.

3. Affetmekten utanmayin. Cezalandirmada acele etmeyin. Emriniz altinda bulunanlarin hatalari karsisinda hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyin .

4. Taraf tutmayin, bazi insanlari kayirmayin. Bu tür davranislar sizi zulme ve despotluga çeker.

5. Memurlarinizi seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemis ve devletin suçlarindan ve zulümlerinden sorumlu olmamis bulunmalarina dikkat edin.

6. Dogru, dürüst ve nazik kisileri seçin ve çikar ummadan ve korkmadan aci gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.

7. Atamalarda arastirma yapmayi ihmal etmeyin.

8. Haksiz kazanç ve ahlâksizliklara düsmemeleri için memurlariniza yeterince maas ödeyin.

9. Memurlarinizin hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiginiz samimi kisileri kullanin.

10. Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz cevap verin.

11. Halkin güvenini kazanin ve onlarin iyiligini istediginize kendilerini inandirin .

12. Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyin.

13. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin, fakat ihtikâr, karaborsa ve mal yigmalarina izin vermeyin.

14. El islerine yardim edin; çünkü bu yoksullugu azaltir, hayat standardini artirir.

15. Tarimla ugrasanlar devletin servet kaynagidir ve bir servet gibi korunmalidir.

16. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak oldugunu hiç aklinizdan çikarmayin. Memurlariniz onlari incitmesin, onlara kötü davranmasin. Onlara yardim edin, koruyun ve yardiminiza ihtiyaç duyduklari her zaman huzurunuza çikmalarina engel olmayin .

17. Kan dökmekten kaçinin, islâm’in hükümlerine göre öldürülmesi gerekmeyen kimseleri öldürmeyin.

Hz. Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir halifeydi. Bes yillik halifeligi çok önemli olaylarla, savas ve sikintilarla geçmisti. Fitnelere karsi sonuna kadar dogru yoldan sabirla mücadele etmek istedi sonunda sehid oldu.

Hz. Ali Islâm’in bütün güzelliklerine vakifti. Çünkü o, Resulullah’in daima yaninda bulunmustu. Vahiy kâtibiydi, hâfiz, müfessir ve muhaddisti. Hz. Peygamber’den bes yüzden fazla hadis rivayet etti. Ahkâmin nazariyatindan çok amelî keyfiyetine bakardi: “Halka anladiklari hadisleri söyleyiniz. Allah ile Peygamber’in tekzip edilmesini ister misiniz?” (Buhârî, ilim) demistir.

Hz. Ali’nin, Hz. Fâtima’dan Hasan, Hüseyin, Muhsin adli ogullari ve Zeynep, Ümmü Gülsüm adli kizlari oldu.

Hz. Ali âbid, kahraman, cesur, iyilikte yarisan, takva sahibi ve son derece cömertti. Medine’de müslümanlarin durumu düzeldikten sonra, Hz. Ali de bir hizmetçi almaya karar verip, Resulullah’a gitti. Resulullah kiziyla damadinin arasina girerek: “Ben size hizmetçiden daha hayirlisini haber vereyim. Yatarken otuzüç kere Allahü ekber, otuzüç kere Elhamdülillah, otuzüç kere de Subhanallah deyin” buyurdu. Yine bir gün yiyecek çok az yemekleri olan Hz. Ali ile ailesi sofraya oturduklari sirada kapilarina bir dilenci geldi, onlar da yemegi dilenciye verdiler. Ertesi gün gelen bir yetime, üçüncü gün gelen bir esire yemeklerini verdiler. Bu olay üç gün sürdükten sonra su ayet-i kerime indi: “süphesiz en iyiler mizaci kâfur olan bir tastan içerler. Allah’in kullarinin tasira tasira içecegi bir kaynak. Adagi yerine getirirler ve serri yaygin olan bir günden korkarlar. içleri çektigi hâlde yiyecegi, miskine, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz sizi ancak Allah’in rizasi için doyuruyoruz, sizden bir karsilik ve tesekkür beklemiyoruz. Dogrusu biz oldukça asik suratli zorlu bir günden dolayi Rabbimizdan korkuyoruz’ derler. Allah da bu günün serrinden onlari korur. Onlara parlaklik ve sevinç verir.” (Insan, 5/11)

Hz. Ali’nin “Zülfikâr” adi verilen meshur bir kilici vardi. Kilicin agzi iki çatalli idi ve Hz. Ali’ye Resulullah tarafindan hediye edilmisti. Hz. Ali’nin cömertligi, insanîligi, Resulullah’a olan yakinligiyla edindigi büyük manevî miras onu yüzyillardir halk inançlarinda destani bir kisilige büründürmüstür. Bir gün onun dört dirhemi vardi. Birini açiktan, birini gizliden birini gündüz, birini de gece infak etti ve hakkinda su ayet-i kerime indi: “Mallarini gece ve gündüz, gizli ve açik olarak infak edenler. Onlar için Rabbleri katinda karsiliklari vardir ve üzülecek de degillerdir.” (el-Bakara, 2/274).

Hz. Ali’nin peygamberimizden rivayet ettigi bazi hadis-i serifler: “Günah isleyen biri pisman olur, abdest alir namaz kilar ve günahi için istigfar ederse Allah’u Tealâ Nisâ suresinde ‘Biri günah isler veya kendine zulmeder sonra pisman olup Allah’u Teâlâ’ya istigfar ederse Allah’u Teâlâ’yi çok merhametli ve af ve magfiret edici bulur’ buyurmaktadir.”

“Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, kazasini kilmadan nafile kilarsa bos yere zahmet çekmis olur. Bu kimse, kazasini ödemedikçe Allah’u Teâlâ onun nafile namazlarini kabul etmez. ”

“Malinizin zekâtini veriniz. Biliniz ki, zekâtini vermeyenlerin bunu vazife kabul etmeyenlerin namazi, orucu, hacci ve cihadi ve imani yoktur. ”

Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali’ye buyurdu: ” Ya Ali, altiyüzbin koyun mu istersin, yahut altiyüzbin altin mi veya altiyüzbin nasihat mi istersin ? ” Hz. Ali dedi: “Altiyüzbin nasihat isterim.” Peygamberimiz buyurdu: “su alti nasihate uyarsan altiyüzbin nasihata uymus olursun: 1. Herkes nafilelerle mesgul olurken sen farzlari ifa et. Yani farzlardaki rükünleri, vacipleri sünnetleri, müstehaplari ifa et. 2. Herkes dünya ile mesgul olurken sen Allah’u Teâlâ’yi hatirla. islâm’a uygun yasa; islâm’a uygun kazan; islâm’a uygun harca. 3. Herkes birbirinin ayibini arastirirken sen kendi ayiplarini ara. Kendi ayiplarinla mesgul ol. 4. Herkes dünyayi imar ederken sen dinini imar et, zinetlendir. 5. Herkes halka yaklasmak için vasita ararken, halkin rizasini gözetirken sen Hakk’in rizasini gözet; hakka yaklastirici sebep ve vasitalari ara. 6. Herkes çok amel islerken sen amelinin çok olmasina degil, ihlasli olmasina dikkat et.”

Hz. Ali buyurdu:

“Kisi dili altinda saklidir. Konusturunuz, kiymetinden neler kaybettigini anlarsiniz.”

“Insanin yaslanip Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp hesapsiz Cennet’e girmesinden daha hayirlidir. ”

“Kul ümidini yalniz Rabbi’ne baglamali ve yalniz günahlari kendini korkutmalidir. ”

“Cahil, bilmedigini sormaktan utanmasin. Âlim, içinden çikamayacagi bir meselede en iyisini Allah’u Teâlâ bilir’ demekten sakinmasin.”

“Sizin için korktugum seylerin en basinda, nefsinin istegine uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alikoyar; ikincisi ise ahireti unutturur. ”

“Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkini verebilmek, her halde Allah’u Teâlâ’yi hatirlayabilmek, kardesine bol bol ikramda bulunabilmektir. ”

“Takva, hataya devami birakmak; aldanmamaktir . ”

“Kalpler, kaplara benzer. Hayirli olani, hayirla dolu olanidir.”

“Bana bir harf ögretenin kölesi olurum. ”

Hz. Ali bu ümmetin en ileri gelenlerinden biri olarak isllâm’in bize kadar gelmesinde büyük rolü olan sahabelerdendir .

Kaynak: Sâmil Islam ansiklopedisi

dini chat,dini sohbet,islami sohbet,islami chat,nur sohbet,nur chat

« Devamını okuyun...

Hz. OSMAN B. AFFÂN (r.a),Dini Sohbet

Hz. OSMAN B. AFFÂN (r.a)
Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi’s-sems b. Abdi Menaf el-Kuresî el-Emevî; Rasid Halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeogullari ailesine mensup olup, nesebi besinci ceddi olan Abdi Menaf’ta Resulullah (s.a.s) ile birlesmektedir. Fil olayindan alti sene sonra Mekke’de dogmustur. Annesi, Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi sems’tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)’in halasi Abdülmuttalib’in kizi Beyda’dir. Künyesi, “Ebû Abdullah’tir. Ona, “Ebu Amr” ve “Ebu Leyla” da denilirdi (Ibnul-Hacer el-Askalânî, el-isabe fi Temyîzi’s-Sahabe, Bagdat t.y., II, 462; Ibnül Esîr, Üsdül-gâbe, III, 584-585; Celaleddin Suyûtî, Târihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 165).

Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiginde Osman (r.a) otuz dört yaslarindaydi. O, ilk iman edenler arasindadir. Ebû Bekir (r.a), güvendigi kimseleri Islâma davette yogun gayret göstermekteydi. Onun bu çalismalari neticesinde, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmIslerdi. Hz. Osman, cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir’in samimi bir arkadasi idi (Siretu Ibn ishak, istanbul 1981,121; Üsdü’l-Gâbe, ayni yer; Askalanî, ayni yer). Hz. Osman, iman ettigi zaman bunu duyan amcasi Hakem b. Ebil-Âs onu sikica baglayarak hapsetmis ve eski dinine dönmezse asla serbest birakmayacagini söylemisti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyecegini söyleyince, kararliligini gören amcasi onu serbest birakmisti (Suyûtî, 168). Pesinden o, Resulullah (s.a.s)’in kizi Rukayye ile evlenmisti. Bazi tarihçiler bu evliligin Peygamber’in risaletle görevlendirilmesinden önce oldugunu kaydederler (Suyûtî, a.g.e., 165).

Mekkeli müsriklerin iman edenlere yönelttikleri baski ve iskenceler yogunlasip çekilmez bir hal alinca, Resulullah (s.a.s), ashabina Habesistan’a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmustu. Hz. Osman’in Habesistan’a ilk hicret edenler arasinda oldugu hakkinda kaynaklar ittifak halindedirler. Ibn Hacer birçok sahabiye dayandirarak Hz. Osman’in, esi Rukayye ile birlikte Habesistan’a hicret eden ilk kimse oldugunu kaydetmektedir (Ibn Hacer, ayni yer). Mekkelilerin iman ettiklerine dair yanlis bir haberin Habesistan’a ulasmasiyla birlikte muhacirlerden bir bölümü Mekke’ye geri dönmüstü. Hz. Osman da geri dönenler arasindaydi. Ancak onlar kendilerine ulasan haberin asilsiz olduguna sahit olduklarinda tekrar Habesistana gitmek için yola çiktilar. Hz. Osman, hareket etmeden önce Resulullah (s.a.s)’e söyle demisti: “Ya Resulullah! Bir defa hicret ettik. Bu Necasi’ye ikinci hicretimiz oluyor. Ancak siz bizimle degilsiniz”. Resulullah (s.a.s) ona; “Siz Allah’a ve bana hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin tamami sizindir” karsiligini vermisti. Bunun üzerine o; “Bu bize yeter ya Resulullah” dedi (Ibn Sa’d, Tabakatül-Kübra, Beyrut t.y., I, 207).

Hz. Osman (r.a), ikinci olarak hicret ettigi Habesistan’da bir müddet kaldiktan sonra Mekke’ye geri döndü. Resulullah (s.a.s), Medine’ye hicret etmekle emrolundugunda, Hz. Osman diger müslümanlarla birlikte Medine’ye hicret etti. O, Medine’ye ulastigi zaman Hassan b. Sabit’in kardesi Evs b. Sabit’e konuk olmustu. Bundan dolayi Hassan, onu çok severdi (Ibnül-Esîr, Üsdül-Gâbe, 585; Ibn Sa’d, a.g.e., 55-56).

Bir yahudinin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satin alarak bütün müslümanlarin istifadesine sunmustu. Bu kuyunun müslümanlar için ne kadar önemli oldugu Resulullah (s.a.s)’in su sözünden anlasilmaktadir: “Rume kuyusunu kim açarsa, ona Cennet vardir” (Buharî, Fezailu’l-Ashab, 47).

Hz. Osman, hanimi Rukayye agir hasta oldugu için, Resulullah (s.a.s)’in izniyle Bedir savasindan geri kalmisti. Rukayye ordu Bedir’de bulundugu esnada vefat etmis, müslümanlarin zaferinin müjdesi Medine’ye ulastigi gün topraga verilmisti. Fiili olarak Bedir’de bulunmamis olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir’e katilanlardan saymis ve ganimetten ona da pay ayirmisti (Üsdül-Gâbe, III, 586; Suyutî, a.g.e., 165; H.i.Hasan, Tarihu’l-Islâm, I, 256).

Hz. Osman Bedir savasi hariç, müsriklerle ve Islâm düsmanlariyla yapilan bütün savaslara katilmistir.

Rukayye’nin vefat edisinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman’i diger kizi Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yilinda Ümmü Gülsüm vefat ettiginde Resulullah (s.a.s) söyle buyurmustu: “Eger kirk tane kizim olsaydi birbiri pesinden hiç bir tane kalmayana kadar onlari Osman’la evlendirirdim” ve yine Hz. Osman’a “Üçüncü bir kizim olsaydi muhakkak ki seninle evlendirirdim” demisti (Üsdül-Gâbe, ayni yer). Resulullah (s.a.s)’in iki kiziyla evlenmis oldugu için iki nûr sahibi anlaminda, “Zi’n-Nureyn” lakabiyla anilir olmustur. Zatü’r-Rika ve Gatafan seferlerinde Resulullah (s.a.s), onu Medine’de yerine vekil birakmistir (Suyuti, a.g.e., 165).

Hz. Osman’in Habesistan’a hicreti esnasinda Hz. Rukayye’den dogan Abdullah adindaki oglu, Medine’ye hicretin dördüncü yilinda bir horozun yüzünü gözünü tirmalamasi sonucunda hastalanarak vefat etti. Abdullah, vefat ettiginde alti yasinda idi (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 53, 54).

Hicretin altinci yilinda müslümanlar, Umre yapmak için Mekke’ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman da onlarin arasindaydi. Ancak, putperest Mekke yönetimi, müslümanlari Mekke’ye sokmama karari almisti. Bunun üzerine Hudeybiye’de karargah kuran Resulullah (s.a.s), müsriklerle diyalog kurarak, maksatlarinin yalnizca umre yapmak oldugunu onlara bildirmek istiyordu. Resulullah (s.a.s), bu is için Hz. Ömer’i görevlendirmek istemis, ancak Hz. Ömer, bir takim geçerli sebepler ileri sürerek Hz. Osman’in daha uygun oldugunu söylemisti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), elçilik görevini Hz. Osman’a verdi. Daha önce elçi gönderilen Hiras b. Umeyye el-Ka’bî’yi Mekkeliler öldürmek istemIslerdi (Ibn Sa’d, a.g.e., II, 96). Müsriklerin hirçin davranIslari böyle bir elçiligi tehlikeli bir hale sokuyordu. Resulullah (s.a.s), Hz. Osman (r.a)’a söyle dedi: “Git ve Kureys’e haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile savasmaya gelmedik. Sadece su Beyt’i ziyaret ve onun haremligine saygi göstermek için geldik ve getirdigimiz kurbanlik develeri kesip dönecegiz “. Hz. Osman (r.a), Mekke’ye gidip, müsriklere bu hususlari bildirdi. Ancak onlar; “Bu asla olmaz. Mekke’ye giremezsiniz” karsiligini verdiler. Onlarin red cevabi Islâm kârargahina Osman (r.a)’in öldürüldügü seklinde ulasti. Onun dönüsünün gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), yanindaki bütün müslümanlari, ölmek pahasina müsriklerle çarpismak üzere, bey’ata çagirdi. Bey’atu’r-Ridvan adiyla tarihe geçen bu bey’atlasmada Resulullah (s.a.s) sol elini sag elinin üzerine koyarak, “Osman Allah’in ve Resulünün isi için gitmistir” dedi ve onun adina da bey’at etti. Müsrikler bu durumdan korkuya kapildiklari için anlasma yolunu tercih etmIslerdi (Ibn Sa’d, II, 96, 97). Hz. Osman, bu arada Mekke’deki güçsüz müslümanlarla görüsmüs ve onlari Islâm’in yakinda gerçeklesecek olan fethiyle teselli etmisti (Asim Köksal, Islâm Tarihi, VI, 177).

Müsrikler, Osman (r.a)’a isterse Kâ’be’yi tavaf edebilecegini bildirmIsler, ancak o, Resulullah (s.a.s) tavaf etmeden, kendisinin de tavaf etmeyecegi cevabini vermisti. Hudeybiye’de bulunan sahabiler ise Resulullaha: “Osman Beytullah’a kavustu, onu tavaf etti; ne mutlu ona” dediklerinde Resulullah (s.a.s); “Beytullah’i biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez buyurmustur” (Vakidî’den naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179).

Hz. Osman, Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile birlikte olmaya gayret gösterdi. Ashabin en zenginlerinden biri olmasi, onun Islâma ve müslümanlara herkesten çok maddi yardimda bulunmasini sagladi. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çikan ordularin techiz edilmesinde asiri derecede cömert davrandigi görülmektedir. Tarihçiler onun Ceys’ul-Usra diye adlandirilan Tebük seferine çikacak ordunun techiz edilmesine yaptigi katkiyi övgüyle zikretmektedirler. O, bu ordunun yaklasik üçte birini tek basina techiz etmistir. Asker sayisinin otuz bin kisi oldugu göz önüne alinirsa bu meblagin büyüklügü rahatça anlasilir. Yaptigi yardimin dökümü söyledir: Gerekli takimlariyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunlarin süvarilerinin teçhizati, on bin dinar nakit para (A. Köksal, IX,162). Onun bu davranisindan çok memnun olan Resulullah (s.a.s); “Ey Allah’im! Ben Osman’dan raziyim. Sen de razi ol” (Ibn Hisam, Sîre, IV,161) diyerek duada bulunmus ve; Bundan sonra Osman’a Isledikleri için bir sorumluluk yoktur” (Suyûtî, a.g.e.,169) demistir.

Hz. Osman, Veda Hacci esnasinda da Resulullah (s.a.s)’in yanindaydi. Resulullah (s.a.s) müslümanlari ilgilendiren bir çok meselede Osman (r.a)’in yardimina müracaat etmistir (H.i.Hasan, a.g.e., I, 256).

Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey’at etti. Ebû Bekir (r.a) halifeligi boyunca ümmetin Islerini idarede onunla istisarede bulundu. Ebû Bekir (r.a)’in vefatindan önce yazdirdigi Hz. Ömer’in Halife atanmasina dair belgeyi Osman (r.a) kaleme almistir. Hz. Ebû Bekir, Osman (r.a)’in yazdiklarini ona tekrar okutturduktan sonra mühürletmisti. Osman (r.a), yaninda Ömer (r.a) ve yaninda Useyd Ibn Saîd el-Kurazî oldugu halde disari çikmis ve oradakilere “Bu kagitta adi yazilan kimseye bey’at ediyor musunuz” diye sormustu. Onlar da “evet” diyerek bunu kabul etmIslerdi (Ibn Sad a.g.e., III, 200).

Halifeligi

Hz. Ömer (r.a), yaralaninca, hilâfete geçecek kimsenin tayin edilmesi için alti kisiden olusan bir sura olusturmustu. Bunlar Hz. Ali, Osman, Sa’d Ibn Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zubeyr Ibn Avvam ve Talha Ibn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapilan görüsmeler neticesinde, sura üyelerinden dördü feragat edince görüsmeler Hz. Osman’la Hz. Ali üzerinde devam etti. sura baskani Abdurrahman Ibn Avf, genis bir kamu oyu yoklamasi yaptiktan sonra müslümanlarin bu iki kisiden birisinin halife seçilmesi üzerinde mutabik olduklarini gördü. Hz. Ali (r.a)’i çagirarak ona; Allah’in Kitabi, Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer’in uygulamalarina tabi olarak hareket edip etmeyecegini sordu. O, Allah’in Kitabi ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacagi, ancak bunun disinda kendi içtihadina göre davranacagi cevabini verdi. Ayni soruyu Osman (r.a)’a yönelttiginde o, bunu kabul etmisti. Bunun üzerine Abdurrahman Ibn Avf, Osman (r.a)’i halife atadigini ilan ederek ona bey’at etti (Suyuti, a.g.e.,171, 172; Ibn Hacer, a.g.e., 463; H.i.Hasan, a.g.e., I, 258, 261). Hz. Osman’a ikinci olarak bey’at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmustur. Pesinden de bütün müslümanlar ona bey’at ettiler (Ibn Sa’d, a.g.e., III, 62). Osman (r.a)’in hilâfete geçisi Hicri yirmi üç senesi Zilhicce ayinin sonlarinda olmustur.

Osman (r.a), devlet idaresini devraldigi zaman Islâm fetihleri hizli bir sekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye, Filistin, Misir ve iran, Islâm topraklarina katilmisti. Hz. Ömer (r.a)’in güçlü idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin saglam bir sekilde yerlesmesini saglamisti.

Hz. Osman (r.a), Islâm tebliginin girmis oldugu yayilma sürecini ayni hizla devam ettirmeye çalisti. O, Ermenistan, Kuzey Afrika ve Kibris’i fethetmis, iran’daki ayaklanmalari bastirarak merkezî yönetimin nüfuzunu yeniden tesis etmistir. Hz. Osman (r.a), hilâfeti devraldigi zaman idari kadrolarda yavas yavas bazi degisiklikler yapma yoluna gitti. Ancak, Ömer (r.a)’in vasiyetine uyarak bir sene müddetle onun valilerini yerlerinde birakti. ilk önce Küfe valisi Mugire b. su’be’yi azlederek yerine Sa’d b. Ebi Vakkas’i atadi. Sa’d, Osman (r.a)’in yönetime geçtikten sonra atadigi ilk validir (Ibnül-Esir el-Kamil fî’t-Tarih, Beyrut 1979, III, 79).

Misirlilarca sevilen bir kimse olan Amr b. el-As’in Misir valiliginden alinmasi ve yerine, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’in tayin edilmesi bazi karisikliklarin çikmasina sebep olmustu. iskenderiye halki Bizans imparatoru Heraklious’a mektup yazarak kendilerini müslümanlarin elinden kurtarmasini istediler. Ayrica, müslümanlarin karsi koyacak kadar askerlerinin olmadigini da bildirdiler. Bunun üzerine Bizans imparatoru, Manuel komutasinda kalabalik bir orduyu iskenderiye’ye gönderip burayi isgal etti. Bizanslilardan çekinen Kipti halk, Hz. Osman’dan duruma müdahale etmesini istediginde o, Amr b. el-As’i Misir’a geri gönderdi. Amr, yaptigi savasta, Manuel’i öldürerek düsmani büyük bir yenilgiye ugratti ve iskenderiye sehrini çevreleyen sur’u yikti (Hicrî 25) (Ibnul-Esir, a.g.e., III, 81; H.i.Hasan, a.g.e.; I, 264). Ayni yil içerisinde anlasmalarini bozan Rey üzerine, Sa’d b. Ebi Vakkas bir sefer düzenlemis; ayrica, Deylem üzerine yürümüstür.

Sa’d b. Ebi Vakkas, Beytül-Malden borç olarak aldigi parayi geri ödemekte sikisinca Osman (r.a), onu azlederek yerine anne bir kardesi Velid b. Ukbe’yi Küfe valiligine getirdi (Ibnul-Fsir a.g.e., III, 82). Velid, bes sene Küfe valiliginde bulunmustur. Velid, bir sabah, namazi sarhos oldugundan dolayi dört rekat kildirmisti. Hatirlatilmasi üzerine “sizin için arttiriyorum” demisti. Bunu duyan Hz. Osman, ona tazir cezasi vererek bunun uygulanmasini Hz. Ali’den istemisti. Hz. Ali de Abdullah b. Cafer’e onu kirbaçlattirmisti. Bu olay üzerine Hz. Osman onu azlederek yerine Saîd b. el-As b. Umeyye’yi atadi (Ibnul-Esir, a.g.e., III, 107). Suyûtî, Hz. Osman’in, ilk olarak Velid’i, Sa’d’in yerine vali yapmasi yüzünden kinandigini söylemektedir (Suyutî, 172). Velid, Küfe valisi olunca, Azerbaycan komutani Utbe b. Ferkat’i görevinden aldi. Bunun üzerine Azerbeycan halki isyan ettiler. Velid, Azerbeycan üzerine yürüyerek burayi itaat altina aldiktan sonra Ermenistan (Tiflis) tarafina yöneldi ve andlasmalar yaparak ganimetlerle geri döndü (H. 25).

Bu arada Bizansla yapilan mücadele devam etmekteydi. Muaviye, Antalya ve Tarsus taraflarina akinlar düzenliyordu. Öte taraftan, Amr b. el-As’a Kuzey Afrika’yi ele geçirmek için emirler gönderen Osman (r.a), Sicistan Valisi, Abdullah b. Amr’a Kabil’e yürümesi talimatini veriyordu (Ibnul Esir, a.g.e., III, 87). Hicri yirmi altida, Mescid-i Haram’in genIsletilmesi çalismalarina tanik olunmaktadir. Mescid-i Haram’in çevresindeki arsalar satin alinarak genis bir alan elde edilmisti.

Hz. Osman (r.a), Hicri yirmi yedinci yilda Misir Valisi Amr b. el-As’i azlederek yerine Abdullah Ibn Sa’d b. Ebi Serh’i getirdi. O, Kuzey Afrika’nin fethinin tamamlanmasi düsüncesindeydi. Bunun için Osman (r.a), Ashabin ileri gelenleriyle istisare ettikten sonra, ona izin verdi ve içinde çok sayida sahabinin de bulundugu bir orduyu takviye olarak ona gönderdi (H.i. Hasan, a.g.e., I, 265). Abdullah b. Nafi b. Abdulkays ve Abdullah b. Nafi b. Husayn komutasindaki kuvvetler, Ibn Ebi Serh ile birleserek Misir’dan batiya dogru harekete geçtiler. Trablus’tan Tanca’ya kadar olan bölgenin hakimi ve Bizans imparatorunun valisi, Islam ordusunun topraklarina dogru ilerledigi haberini alinca, yirmi bini süvari olmak üzere, yüz bin kisilik bir ordu hazirlayarak tedbirler aldi. Krallik merkezi olan Subaytala’ya yirmi dört saatlik bir mesafede iki ordu karsi karsiya geldi. Ibn Ebi Serh’in, müslüman olmak veya cizyeyi kabul etmek teklifi reddedilince çatisma basladi. Bu arada, ordunun Medine ile olan haberlesmesi kesilmisti. Hz. Osman baglanti kurabilmek için Abdullah Ibn Zübeyr’i bir askeri birlikle Afrika’ya gönderdi. Günlerce süren savas, Abdullah Ibn Zübeyr’in önerdigi taktikle kisa zamanda büyük bir zaferle sonuçlandi. Müslümanlarin eline geçen ganimet oldukça büyüktü. Süvarilere üçer bin dinar ve yayalara ise biner dinar hisse düsmüstü (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 88-90; H.i.Hasen, a.g.e., I, 265-266). Islâm ordularinin önündeki bu engel kaldirildiktan sonra Hz. Osman, Abdullah b. Nafî b. Husayn ve Abdullah b. Nafi b. Abdulkays’a hiç vakit kaybetmeden Cebelu’t-Tarik’i geçerek Endelüs’e girmeleri emrini verdi. Hz. Osman’in, ordunun Endelüs’e geçisini istemesi, istanbul’un bati yönünden sikistirilarak fethinin kolaylastirilmasi düsüncesinden kaynaklaniyordu. O, komutanlarina söyle diyordu: “istanbul ancak Endelüs tarafindan fethedilebilir. Eger orayi fethederseniz, istanbul’u fethedenlerin ecrine ortak olacaksiniz” (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 93; Ayrica bk. Muhammed Hamidullah, Fethul-Endelüs (ispanya) fi Hilafeti Seyyidina Osman sene 27 li’l-Hicre, i.Ü. Ed. Fak. Islam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, istanbul 1978, VII, 221-225). Böylece Hz. Osman zamaninda, Kuzey Afrikadaki fetihler tamamlanmis, Islâm’in karsisindaki en büyük güç olan Bizans’in batidan sikistirilmasi planlari uygulamaya konulmustur.

Öte taraftan Muaviye b. Ebi Süfyan, Osman (r.a)’dan izin alarak, Suriye sahillerinde olusturdugu donanma ile Akdenize açilmis ve müslümanlar denizlerde de Bizans’a karsi varlik göstermeye baslamIslardi. Muaviye daha önce bu is için Hz. Ömer’e müracaat etmisti. Ancak Ömer (r.a), o an müslümanlarin maslahati bunu gerekli kilmadigi için izin vermemisti. Daha sonra sartlar bu is için elverIsli hale geldiginden dolayi Hz. Osman donanma insasinin lüzumuna kanaat getirmisti. Muaviye, donanmasiyla denize açilarak, Kibris Adasina çikti. Abdullah b. Sa’d Misir’dan onun yardimina gitti. Kibris, yillik yedi bin dinar cizye ile Islâm hakimiyetini tanimak zorunda kaldi (Hicrî 28). Bu miktar onlarin Bizans imparatoruna ödedigi meblagdir (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 96). Hz. Osman, Kufe Valisi Ebu Musa el-Es’arî’yi görevinden alarak yerine Abdullah b. Amir el-Kureyz’i atadi (H. 29). Abdullah, Osman (r.a)’in dayisinin ogludur. Ebu Musa’yi azletmesinin sebebi Kûfe halkinin ondan sikayetçi olmalari ve bunu Hz. Osman (r.a)’a bildirmeleridir (Ibnül-Esîr, a.g.e., III, 99-100).

Hz. Osman, Mescid-i Nebi’nin genIsletilmesine ihtiyaç duyarak, onu süslü taslarla yeniden insa etti. Tas sütunlar dikerek tavanini sac (bir cins agaç) ile kapatti. Uzunlugunu yüz altmis, genIsligini de yüz elli zira’a çikartti (Suyûtî, 173). Hicri otuz yilinda Sa’id b. el-As’in Taberistan’a hücum ettigi görülür. Bu bölgede gazalarda bulunan Sa’id, bir çok sehri fethetti. Horasan, Tus, Serahs, Merv, Beyhak bunlardan bazilaridir.

Bu yil içerisinde Hz. Osman, degisik eyaletlerde, Kur’an-i Kerim’in okunmasi üzerine ortaya çikan ihtilaflari ortadan kaldirmak için çalismalar baslatti. Kur’an-i Kerim ilk olarak Hz. Ebû Bekir zamaninda tedvin edilmisti. Zeyd b. Sabit’in baskanliginda yapilan bu çalismada, Kur’an-i Kerim bir kitap haline getirilmisti. Bu ilk mushaf, Ebû Bekir (r.a)’dan sonra Ömer (r.a)’a geçmis, onun sehadetinden sonra da Hafsa (r.anh)’nin elinde kalmisti.

Azerbeycan sefer esnasinda ordu içerisinde kiraat konusunda bir ihtilafin çikmasi, ordu komutani Huzeyfe b. Yeman’i endiselendirmis ve Halife’den, müslümanlarin emin bir sekilde okuyabilecekleri bir mushafin çogaltilmasini istemisti. Hafsa (r.anh)’in yaninda bulunan mushaf getirilerek çogaltildi ve bütün eyaletlere dagitildi. Bunun disinda kalan nüshalarin tamami toplatilarak imha edildi. Bu durum karsisinda Ashabin hayatta olanlari oldukça rahatlamIslardi (Ibnül-Esîr a.g.e., III,111-112; H.i. Nasen, a.g.e., I, 510-513).

Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)’a ait olan; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’den sonra kendisine intikal eden mührü Medine’deki Arîs kuyusuna düsürdü. Onu bulacak olana büyük miktarda para vadinde bulunmus, ancak bütün aramalara ragmen bu mühür bulunamayinca Osman (r.a) büyük bir üzüntüye kapilmisti. Ondan ümidini kesince hemen bir mühür yaptirdi. sehid edilene kadar parmaginda kalan bu mührün kimin eline geçtigi tesbit edilememistir (Ibnül-Esir, III, 133). Bu olay hilâfetinin altinci yilinda meydana gelmistir.

Islam fetihlerinin sürekliligi ve elde edilen ganimetlerle insanlarin zenginlesmeleri, refah seviyesini oldukça yükseltmisti. Bu durum, tabii olarak, Islâma uygun olmayan birtakim davranis biçimlerinin de ortaya çikmasina sebep olmustu. Resulullah (s.a.s)’in yaninda yetisen ve bu gelismeleri endiseyle takip eden sahabiler, bu endiselerini yer yer ortaya koymaktaydilar. Bunlardan birisi de, zühd ve takvasiyla taninan ve maddi varliklardan muhtaç kimselerin yeterince istifade ettirilmedigine inanan Ebu Zerr el-Gifarî (r.a)’dir. O, sam’da, Muaviye’nin uygulamalarina karsi çiktigi ve düsüncelerini söylemekte israrli davrandigi için Medine’ye çagirildi. Ebu Zerr, Medine’ye geldiginde görüslerini Hz. Osman’a tekrarlamisti. Bunun ardindan, Halife’den izin isteyerek, Medine’ye yakin bir yer olan Rebeze’ye gidip yerlesmisti (a.g.e., III, 115; bk. Ebu Zerr el-Gifârî Mad.).

Bizans’a karsi kazanilan en parlak ve kesin zaferlerden birisi hiç süphesiz ki Latu’s-Sevârî deniz savasidir. Abdullah b. Sa’d’in komutasindaki Islâm donanmasi, iskenderiye açiklarinda Bizans imparatoru Konstantin komutasindaki büyük donanmayla karsi karsiya geldi. Bizanslilarin gemi sayisi hakkinda verilen bilgiler, bes yüz ile sekiz yüz rakami arasinda degismektedir. Islâm donanmasinin sahip oldugu gemi sayisi ise ikiyüz civarindaydi. Yapilan savasta Bizanslilar büyük bir bozguna ugratildi. Konstantin, Sicilya’ya siginmak zorunda kalan (Ibnül-Esir, a.g.e., III,117-118; H.i. Hasan, I, 266-267). Bu zaferden sonra Bizans, müslümanlara karsi olan deniz üstünlügünü kaybetmis, Islam donanmasinin istanbul sularina kadar önüne çikacak bir güç kalmamisti.

Fitnenin ortaya çikisi ve sehadeti

Hz. Osman on iki sene hilâfet makaminda kalmistir. Bunun ilk alti senesi huzur ve güven içerisinde geçmis ve hiç kimse yönetimin uygulamalarindan sikayetçi olmamistir. Kureys, onu Hz. Ömerden daha çok sevmisti. Çünkü Hz. Ömer onlara karsi seriati uygulamada müsamahasiz ve sertti. Hz. Osman ise yaratilisindaki yumusaklik ve hosgörü ile insanlarin serbestçe hareket edebilmelerine imkan saglamisti. Onun bu yapisindan istifade eden eyaletlerdeki bir takim valiler, sorumsuz davranIslar sergilemeye baslamIslardi. Yükselen sikayetleri ani ve kesin kararlarla karsilayamayinca, yavas yavas bir fitne ve kargasa ortaminin olusmasina zemin hazirlanmisti.

Endelüs’ten Hindistan hudutlarina kadar çok genis bir sahayi kaplayan devletin içerisinde, çesitli din ve irklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardi. Bunlar, maglup düstükleri Islâm Devleti’ne karsi her firsati degerlendirerek bas kaldiriyorlardi. Yahudi unsuru ise, Islâm Ümmeti’ni parçalayip yok etmek için Islamin temel prensiplerini hedef almisti. Müslüman oldugunu iddia ederek ortaya çikan bir takim Yahudi asilli kimseler, zuhur eden huzursuzluklari körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalisiyorlardi. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çikmasini saglayan ve tam bir komitaci olan Abdullah Ibn Sebe’dir. Ibn Sebe Yemenli bir yahudidir. O, samimi kimselerin hakli sikayetlerini kullanarak insanlari Hz. Osman’a karsi kiskirtiyordu. Bir taraftan “ric’ati Muhammed” (Muhammed (s.a.s)’in tekrar dönüsü) düsüncesini yaymaya gayret gösterirken, öte taraftan Peygamber’in pesinden hilâfet hakkinin Hz. Ali (r.a)’a ait oldugunu ve bunun da Allah tarafindan belirlenmis bir gerçekten baska bir sey olmadigini yayarak daha sonra ortaya çikacak sia akidesinin temellerini atiyordu. Onun yaydigi düsüncelere göre Ebû Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)in hakkini gasbetmIslerdi. O, Küfe, Basra ve samda insanlari kiskirtirken, Ebu Zerr (r.a)in hakli çikIslarini da kendisine malzeme yapmaya ugrasiyordu. (Ibnü’l Esir, Tarih, III,154; H. i. Hasan, age, I, 368-370) Bir zaman sonra, Muhammed b. Ebî Bekr ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe de, yapmis oldugu atamalardan dolayi Hz. Osman’i tenkid etmeye basladilar (Ibnül-Esîr. a.g.e., III, 118).

Yolsuzluklarini denetleyememesidir (Suyûtî, 174). Hz. Ali (r.a) bu konudaki sikayetlerini ona ilettiginde o, Hz. Ali’ye söyle diyordu: “Mugire b. su’be’yi Ömer’in vali tayin ettigini bilmez misin?” Hz. Ali: “Biliyorum” deyince o; “O halde neden akrabaligi ve yakinligindan dolayi onu vali tayin ettigim seklinde bir kinamada bulunuyorsun?” diye sormustu. Hz. Ali’nin buna verdigi cevap suydu; “Ömer vali atadigi kimseyi siki bir sekilde kontrol altinda tutardi. En ufak hatalarini görse onlari sorgular ve en siddetli sekilde cezalandirirdi. Sen ise bunu yapmiyorsun” (Ibnül-Esir, a.g.e., III, 152).

Bunun üzerine Hz. Osman, vilayetlerdeki yönetimler hakkinda yapilan dedikodulari ve bunlarin sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettIsler tayin etti. Muhammed b. Mesleme’yi Kufe’ye; Usame b. Zeyd’i Basra’ya; Abdullah b. Ömer’i sam’a ve Ammar b. Yasir’i de Misir’a gönderdi. Ammar b. Yasir hariç, digerleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüslerdi. Osman (r.a) haksizliklari gidermek, filizlenmeye baslayan ve ümmet için büyük sakincalara sebep olacak olan fitnenin yatistirilmasi için yogun bir gayretin içine girmisti.

O, gelen sikayetleri dikkatle inceliyor, basta Hz. Ali (r.a) olmak üzere Ashab’in ileri gelenleri ile istisarelerde bulunuyordu. Ancak, Misir’dan Medine’ye gelip, Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’in gayr-i mesru uygulamalarini sikayet eden bir heyetin, dönüslerinde Ibn Ebi Serh’in takibatina ugramalari ve bazilarinin öldürülmesi, olaylarin tirmanmasina sebep olmustu. Bunun üzerine Misir’dan alti yüz kisilik bir topluluk Medine’ye gelerek Mescid-i Nebi’de, namaz vakitlerinde Ebi Serh’in Islediklerini sahabilere sikayet ediyorlardi. Talha Ibn Ubeydullah, Hz. Aise (r.anha) ve Hz. Ali (r.a), Hz. Osman’a giderek, bu insanlarin hakli isteklerini yerine getirmesini ve Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’i azlederek yargilamasini istediler. Bunun üzerine Hz. Osman, Misirlilar’a kendileri için vali olarak kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebi Bekr’i istediklerini bildirdiler. Osman (r.a), Muhammed b. Ebi Bekr’i vali tayin etti. O, Misir’dan gelenler ve bir grup sahabi ile birlikte Medine’den yola çikti. Medine’den üç günlük bir uzaklikta yol alirlarken devesini, sanki takip ediliyormus gibi hizli sürmeye çalisan bir adam gördüler. Adami yakalayip sorguladiklarinda Ibn Ebi Serh’e bir mesaji yetistirmeye çalistigini anladilar. Ona kim oldugu soruldugunda, bazen Osman (r.a)’in, bazan da Mervan b. Hakem’in kölesi oldugunu söylüyordu. Üzerindeki mektubu açtiklarinda, içinde, “Muhammed b. Ebi Bekr ile falanca falanca… Sana ulastiklarinda onlari öldür” yazildigi ve bunun Hz. Osman’in mührüyle mühürlenmis oldugunu gördüler. Derhal Medine’ye geri dönüp Hz. Osman’in evini kusattilar. Hz. Ali, yanina Muhammed Ibn Mesleme’yi alip Osman (r.a)’in evine gitti. Hz. Ali (r.a) ona, üzerine kendi mührü bulunan bu mektubu kimin kaleme aldigini sordu. Osman (r.a) böyle bir mektup yazmadigini ve yazildigindan da haberi olmadigini söyledi. Muhammed de Osman (r.a)’i dogrulamis ve bu isi düzenleyen kimsenin Mervan oldugunu söylemisti. Yaziyi inceledikleri zaman bunun Mervan b. Hakem’e ait oldugunu anladilar. O esnada Osman (r.a)’in evinde bulunmakta olan Mervan’in kendilerine teslim edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmedi. Çünkü onu öldüreceklerinden korkuyordu.

Onun evini kusatan asiler diyalog çagrilarina cevap vermedikleri gibi, suyunu da kesmIslerdi, Hz. Osman’in fitneyi yatistirmak ve haksizliklari gidermek hususunda asilere yaptigi nasihatlerin onlar üzerinde hiç bir tesiri olmamisti. Onlar, Hz. Osman (r.a)’a söyle diyorlardi:

“Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda ölene kadar bu isten vazgeçecek degiliz. Eger sana sahip çikanlar bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savasiriz”. Hz. Osman onlara, Allah’in üzerine yükledigi hilafet görevini asla birakmayacagini ve ölümün kendisine bundan daha sevimli oldugunu bildirmis, ayrica kendini savunmak için kimseye emir vermedigini eklemisti (Ibnül-Esîr, a.g.e., III, 169-170). O, ashaptan, asileri sehirden kovup çikarmak için gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarina dair kesin söz vermelerini istiyordu.

Bir gün kendisini kusatan asilerin karsisina çikip: “Ali buralarda mi? Sa’d buralarda mi?” diye sormus, bulunmadiklari cevabini alinca biraz susmus ve söyle demisti: “Bana su saglamasini, Ali’ye bildirecek kimse yok mu?” Bu Hz. Ali’ye ulasinca derhal üç kirba suyu ona göndermisti. Ali (r.a), asilerin Osman (r.a)’i öldürmek istediklerini ögrenince, böyle bir seye meydan vermemek için, iki oglu Hasan ve Hüseyin’e, kiliçlarini alarak gidip Osman’in kapisinda beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarini söylemisti. Abdullah Ibn Zübeyr de onlara katilmis, diger bir takim sahabiler de çocuklarini oraya göndermIslerdi. Durum çok nazik bir hal almisti. Hz. Osman, ne asilerin haksiz taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diger bölgelerden gelen, asileri savasarak Medine’den çikarma tekliflerine olumlu cevap veriyordu. O, Peygamber sehri’nde kan dökmek ve fitneyi ilk baslatan kimse olmaktan çekindigi için böyle davraniyordu. Hz. Âise (r.anha)’dan Resulullah (s.a.s)’in söyle söyledigi rivayet edilmektedir: “Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafiklar senden onu çikarmani istediklerinde onu, bana kavusuncaya kadar sakin çikarma”. Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)’in bu günler için kendisine bildirdigi seylere uymaya çalisiyordu. O, söyle diyordu: “Resulullah (s.a.s) benimle ahitlesmis oldugu sey üzerinde sabretmekteyim” (Üsdül-gâbe, II, 589; Suyûtî, 170; Ibnü’l-Esîr, III, 175).

Asilerin kendisini öldürmeye kararli oldugunu anladiginda, onlarin böyle bir is Isleyip katillerden olmalarini önlemek için kendilerine bir müslümanin kaninin ancak; zina, kasten adam öldürme ve dinden dönmek sartlari dahilinde helal oldugunu hatirlatiyor ve kendisinin bunlardan hiç birisiyle itham edilemeyecegini anlatip duruyordu

Kaynak: Sâmil Islam ansiklopedisi

dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,diniforum,islamiforum

« Devamını okuyun...

Sonraki Yazılar »