quran-500Size bugün bir kitap tanıtacağım. Ama siz tanıttığıma bakıp da sakın okumayın! Levh-i Mahfuz yayınlarından! Hayatınız ve ebediyetiniz için daha önemli bir kitap yok. Ama olsun, okumayın! “Oku” diye başlıyor. Ama olsun okumayın! “Oku”nun ne anlama geldiğini siz nereden bileceksiniz, o yüzden okumayın! 1400 yıl önce çıkmış! İsmi Kuran-ı Kerim. Yazarı Allah. Okurları için yazdığı son kitabı. Sana gerekmiyor yani, sadece okurları için! İlk baskısı Mekke ve Medine’de çok rağbet görmüş! Ama siz on dört asır önce çıkmış bir kitabı niye okuyasınız! Dünyanın en çok satılan ama satılma oranına göre anlamak için belki de en az okunan kitabı! Çoğunluğa uyalım! Demek ki okumaya gerek yok! Ama illa ki okumak istiyorsanız sakın ha içinde ne yazdığını anlamak için çevirilerine falan göz atmayın, sadece orijinal diliyle hatta tecvidli okuyun! Sonra anlamaya falan başlars Bu Makalenin Devamını Oku;

bebekresimleri-20Seni ilk gördüğüm an başka kim varsa silinip gitti hayatımdan. Tatlı anılar bir yana, bana acı vermiş kim varsa,hangi olay varsa , o an zihnimden silinip gitmişti Yepyeni, tertemiz bir başlangıçtı bu. Yaşamın iki yüzlülüğünü, yalancılığını, ihanetlerini, kalleşliklerini soyunup karşına en saf, en yalın benliğimle çıkmıştım. Sana ait olanı yaşamak istiyordum. Aşksa aşk,sevinçse sevinç, hüzünse hüzün, acıysa acı.

Senden gelen ve gelecek hiçbir şey korkutmuyordu beni. Sen yanımda olduktan sonra her şeye dayanabileceğimi biliyordum Ne desem de sevdamı anlatsam diye düşünüyordum. Bugüne kadar söylenmiş en güzel sevda sözcükleri bile sana duyduğum sevgiyi ifade edemeyecek diye korkuyordum. Dünyanın bütün dilleriyle Seni seviyorum desem yetecekti biliyordum. Nereye gidersem gideyim yanımda görüyordum seni. Hiç yalnız değildim bu yüzden. Hiç ama hiç bitmesin istiyordum. Ama ben bile nasıl olduğunu bilmediğim bir gün bitti işte. Hep bugüne kadar kendi kendime neden? diye sordum. Ama cevabını bulamadım.

Beni kırgınlıklarla,çelişkilerle,cevabı sende olan bir sürü soruyla ve bitmek tükenmek bilmeyen keşkelerle bıraktın. Bana onca acı verdin ama düşmanın olamıyorum Her gün alabildiğince yanıyor yüreğim… istesem de istemesem de seni özlüyorum. Bilmem biliyor musun?

Gayem sana zarar vermek, seni incitmek, kırıp dökmek değildi… acılarına, yaşam mücadelene,gözlerinde bulduğum huzura ortak olup, yüreğimi yüreğine, ömrünü ömrüme katıp, seni mutlu etmek istiyordum. Ben senden sadece sana verdiğim sevgiyi kabullenip, bu sevgiyi yaşamanı istemiştim. Ama sen ne yaptın? Yüreğimde kalıp,saltanat sürmek varken,beni sıradan bir şeymişim gibi elinin tersiyle ittin.

Soruyorum sana, çok sevilmek bu kadar kötü müydü? Gerçekten böylesine ağır mıydı? Sana bu sevgiyi vermekte bu kadar direttiğim için beni bağışla. Adı üzerinde,sevdaydı bendeki… bütün güzelliklerini, bütün kainatı seni sevmesi için birine verseydin,yine de bu kadar çok sevilemezdin. Yüreğimi koparıp atmak bu kadar kolay olsaydı, hiç düşünmeden koparıp atardım. Başımı ellerimin arasına ne ilk ne de son alışım… İlk acım değil ama en büyük acımsın. Bir limandayım ve senin bindiğin gemi çoktan uzaklaşıp gitti… Canım acıyor ve seni hala özlüyorum

EN BÜYÜK GÜNAH (ŞİRK)

Allah seni merhametinden esirgemesin. Bilesin ki, Allah’a ortak koşmak, kişinin Allah’a karşı işlediği en büyük günahtır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.» (Nisa 48) Buhârî ve Müslim’deki bir rivayete göre de Peygamber (s.a.v)’e en büyük günâhın hangisi olduğu sorulmuş ve o da şu karşılığı vermiştir: «Seni yaratan Allah olduğu halde, O’na eş koşmandır.» (Buhârî, Tefsir sûre II /1, V/17,Rıkâk 51; Müslim, İmân 141) Yüce Allah da: «Bile bile Allah’a eş koşmayın.» (Bakara 22) buyurmaktadır. Yine şöyle buyurmaktadır: «Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: İnkârınla az bir müddet zevklen, şüphesiz sen cehennemliksin.» (Zümer 8)

Her kim Allah Azze ve Celle’ye, O’na hâs olan İlâhlık ve Rablıkta yaratıklarından birini eş koşarsa, kâfirdir, İslâm ümmeti bu konuda icmâ etmiştir. Zâtından dolayı ibadeti hak eden sadece Allah’tır. Kalblerin İlâh tanıyıp yöneldiği, sıkıntı anlarında tapılan O’dur. O’ndan başkası, kuldur ve dolayısıyla O’na muhtaçtır, O’nun hâkimiyeti karşısında hiçbir güce sahip olmayan kul, nasıl ilâh olabilir. Allah şöyle buyurmaktadır:

«Tuttular kullarından O’na bir cüz (çocuk) isnat ettiler, gerçekten insan çok nankör, açık bir küfürbazdır.» (Zuhruf 15)

«Göklerde ve yerde olan her şey Rahmana baş eğmiş kul olarak gelecektir.» (Meryem 93)

«Mesih de, gözde melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler.» (Nisa 172)

«Allah’ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu sizi O’nun azabı ile açıkça uyarıyorum.» (Zâriyât 51)

«De ki: Dini Allah’a hâlis kılarak O’na kulluk etmekle emrolundum.» (Zümer 11)

Zâtından dolayı tapılmayı hak eden, Allah’tır. O şöyle buyurmaktadır: «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah’adır.» «Hamd» kelimesinin başına genellik ifade eden elif-lâm getirilmiştir. Yani, övgünün hepsi Allah’a mahsustur. Sonra mahsus kılma ifadesiyle: «Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz» buyurmaktadır. Bu, «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah’adır» sözü için bir açıklama olup Allah’tan başka tapılan olmadığına ve buna O’ndan başka kimsenin hak kazanmadığına işaret etmektedir. «Ancak Sana kulluk ederiz» sözü sevgi, korku, ümit, emir ve nehiy gibi, ulûhiyyetinin gerektirdiği şekilde O’na kulluk etmeye işaret etmektedir. «Yalnız Senden yardım dileriz» sözü de, O’na tevekkül, işleri O’na havale etme ve O’na teslim olma gibi Rubûbiyyetinin gerektirdiği şeylere işaret ediyor. Çünkü Rab – Sübhanehu ve Teâlâ – mâlik olandır. Ayrıca rubûbiyet, (yetiştirip eğitme) ve «islâh etme» anlamını da taşır. Malik ise, mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunandır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Mülk (hükümranlık) elinde olan Allah yücedir ve O herşeye Kadirdir.» (Mülk 1)

Kul, rubûbiyet sırrından mülk ve tedbirin tamamının Allah’ın elinde olduğunu kavrarsa, yarar-zarar, hareket-sükûn, kısma ve bol bol verme, alçaltma-yüceltme gibi bütün her şeyin Allah’ın elinde olduğunu; yapıcısının, yaratıcısının, kendisini sıkıntıya sokanın ve sıkıntıdan kurtaranın, yücelten ve alçaltanın Allah Teâlâ olduğunu da kavrar. Bunu kavramak, kâinata egemen olan kanunların sırrıdır. Rubûbiyet sıfatını bilmektir. Birincisi de, ulûhiyet sıfatını bilmek ve teklifi kanunların sırrının anlaşılmasıdır.

Emir, nehiy, sevgi, korku ve ümidi gerçeği üzere yerine getirmek ulûhiyeti bilmekle olur. Tevekkül, tefviz ve teslim olmayı gerçeği üzere yerine getirmek de, ancak rubûbiyeti bildikten sonra olur. Bu, Allah’ın kâinatta cereyan eden tasarruf ve idaresini tanımaktır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: «Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece: ‘ol’ dememizdir ve hemen olur» (Nahl 40) Kul bu sahneyi hakkıyla kavrar ve bunu kavrarken onda birincisini kavramaktan alıkoymayacak şekilde başarılı olursa, kulluğunun bilincine varır, Bu iki sahne, dinin üzerinde kurulu bulunduğu temel taşlardır. Rahmet, lütuf, kerem ve güzellik sahnelerinin hepsi rubûbiyet sahnesinin kapsamı içindedir. Bu nedenledir ki, «ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz» âyetinin, Kur’ân’ın sırlarının hepsini topladığı söylenir. Çünkü âyetin öncesi, belirttiğimiz gibi emir, nehiy, sevgi, korku ve ümide uygun olarak Allah’a kulluk yapmayı gerektirir. İkinci kısmı ise, işleri Allah’a havale ederek, O’na teslim olarak ve kendi isteklerinden vazgeçerek O’na kulluk etmeyi gerektirir ki, kullukların hepsi buna girer. Kişi bu sahne ile birinci sahneyi yitirdiğinde her şeyin Allah tarafından yapıldığını ve her nefis ne kazanır ve ne gibi bir tasarrufta bulunursa hepsinin Allah tarafından olduğunu görmeye başlar. Meydana gelen her şeye hüküm ve kaderi iradesinin yerine getirilmesi şeklinde inanır. Böylece, gözlemlerinde temyiz ve tefriki yitirir; emir, nehiy ve Peygamberin getirdiği talimatı işlevsiz kılar; okun yaydan çıkışı gibi İslâmdan çıkar.

Ancak bu müşahedenin, etkinliğinden ve iki müşahedeyi bağdaştırma hususundaki basiret gücünün zayıflığından dolayı kişinin beyninde sarsıntı meydana gelmiş ve aklını yitirmişse, mazurdur; eksik biridir. Ancak iki müşahedenin; şer’i durum ve iradî -kevni durum müşahedelerini bağdaştırabilen bunun dışındadır. Saliklerden bir çoğu ilâhî tebligat konusundaki bilgilerinin yetersizliğinden dolayı bu müşahedeye varınca ayakları kaymıştır. Çünkü Allah’a kendi istedikleri şekilde ibadet ettiler, Hak – Azze ve Celle’-nin- isteğini bir tarafa bırakıp kendi isteklerine kapıldılar. Çünkü Allah, kendi istediği ve sevdiği şeye uyan kişiyi müstağni kılar. Allah’ın kendilerinden istediği şekilde ibadet etseydiler, onların başına o tür felâketler gelmezdi. Kul, kulluğunun farkında olup daima Mevlâsının emrine karşı uyanık olursa, ne ibadete dalıp mabudunu unutur, ne de mabuduna dalıp ibadetinden vazgeçer. Aksine, onun iki gözü olur. Biriyle mabuduna onu görüyormuş gibi bakar. Nitekim Resûlüllah’a ihsanın ne olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur : «Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir, sen O’nu görmüyorsan, O seni görür» (Buhârî, Tefsir sûre 31/2, îmân 37; Müslim, îmân 57; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, îmân 4). Diğer gözüyle de Mevlâsının sevdiği ve razı olduğu şer’i yola kavuşturması için efendisinin emrine bakar. Bu anlattıklarımız anlaşıldıysa şirk, eğer küfre götüren şirk ise, ona kail olan tekfir edilir.

Sırat-ı Mustakim – İbn Teymiyye

          Kıyamet günü melekler de ölecek mi?

israfil sur’a ikinci kez üflediğinde tüm canlılar ölür, ölüm meleği allah’a gelerek ‘ ya rabbi! Senin dilediklerin müstesna gök ve yer ehlinin hepsi öldü’ der. Allah kimin kaldığını en iyi bilen olduğu halde, ‘öyleyse kim kaldı’ diye sorar.

oda’ ya rabbi! Hiç ölmeyecek olan sen kaldın, arşı taşıyan melekler kaldı. Cibril ve mikail ile birde ben kaldım ‘ der .

bunun üzerine allah cibril ve mikail de ölsün buyurunca, arş dile gelerek, ‘yarabbi cibril ve mikailde ölecek mi?’ der. allah’ta ‘ sus! şüphesiz ki ben arşın altında bulunan herkes üzerine ölümü yazdım’ buyurur .böylece cibril ve mikail ölürler .

sonra ölüm meleği allah’a gelerek ya rabbi cibril ve mikail de öldü der .allah kim kaldı der. Oda hiç ölmeyecek olan sen, arşı taşıyan melekler, birde ben kaldım der .o vakit allah hamele-i arşta ölsün der .onlarda ölürler sonra allah arşa sur’u israfilden almasını emreder.

sonra ölüm meleği yarabbi arşını taşıyanlarda öldü der.allah öyleyse kim kaldı diye sorar. Oda yarabbi hiç ölmeyecek olan sen ve ben kaldım deyince allah öyleyse öl der.azrailde hemen ölüverir.

Ne zaman ki doğurmayan,doğrulmayan, bir olan, kimseye muhtaç olmayan tek ve Kahhar olan Allah kalır, işte o zaman evvel olduğu gibi ahirde O olmuş olur. Gökleri ve yeri yazılı kağıtların tomarını dürer gibi dürüp, onları kudret eliyle yakalayıp dürmesinin akabinde üç defa CEBBAR BENİM’ CEBBAR BENİM! CEBBAR BENİM! buyurur .

 

La İlahe İllallah’ın manası:

Tek ilah’tan başka kulluk edilecek başka bir ilah yoktur. O tek olan ilah da, şeriki olmayan yüce Allah’tır. Çünkü ibadete layık olan, ancak O’dur. Bu kelimenin gereği, Allah’ın (c.c.) dışındaki bütün sahte ilahları reddetmektir. Zira Allah (c.c.) dışındaki mabutların ilahlık iddiası batıldır. Çünkü O’ndan başka bir şey ibadete (dua edilmeye, emir ve yasak koymaya, nizam tespit etmeye) layık değildir. Uluhiyetin başkaları için reddedilmesi, ilahlığı sadece ortağı olmayan Allah’a (c.c.) ait kılmayı ve O’nun yanında ikinci bir ilah edinmemeyi gerektirir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın…” (Nisa: 36)

“Kim tağutu inkar edip Allah’a iman ederse, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa (La İlahe İllallah’a) yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 256)

“… Biz her ümmete, yalnız Allah’a kulluk etmeleri ve tağuttan da sakınmaları için Rasul gönderdik.” (Nahl: 136)

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kim La İlahe İllallah der ve Allah’tan başka tapınılanları reddederse malı ve kanı haram olur…” (Müslim, İman: 8.)

Bütün rasullerin kavimlerini davet ettikleri söz şudur: “… Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur…” (A’raf: 59)

İbn-i Receb (Allah ona rahmet eylesin) şöyle demiştir: “İlah; yüceliğiyle, aşk ve muhabbetiyle korku ve ümidiyle kendisine güvenilen, tevekkül edilip dayanılarak kendisinden istenilen, kendisine dua ve yakarışta bulunulan, itaat edilip isyan edilmeyendir. Tüm bunlar ancak aziz ve celil olan yüce Allah’a yaraşır.” İşte bu sebeple; Rasulullah (s.a.v.) Kureyş müşriklerine: “La ilahe illallah” deyiniz, dediğinde müşriklerin cevabı; “İlahları tek bir ilah mı kıldı? Gerçekten bu çok acaip bir şey” (Sa’d: 5) demek olmuştur.

Kelime-i Şehadet’in genel manası Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilenleri reddeder ve batıl kılar. Yani tağutu red ve Allah’a (c.c.) iman etmeyi gerektirir. Tağutu reddetmek, Allah’ın (c.c.) emir ve yasağına ters düşen emirlerde bulunan kişi ve kurumları, hevayı ve şeytanı reddetmektir. “La ilahe illallah” ın manasıyla birlikte gereğini de yerine getirmek, ibadette Allah’ı (c.c.) birleyerek O’na benzer tutulanları terketmektir.

Kul, “La ilahe illallah” dediğinde; ibadette Allah’ı (c.c.) birlediğini, Allah’tan (c.c.) başkalarına, putlara, kabirlere, evliyalara ve salihlere ibadet etmenin batıl olduğunu ilan eder. “La ilahe illallah” ın gereği, Allah’tan (c.c.) başka ibadete layık ilah olmadığını, yaratıcı, kudret sahibi ve her şeye kadir olanın Allah (c.c.) olduğunu kabul etmek, Allah’tan (c.c.) başka hiç kimsenin hakimiyet hakkı olmadığına inanmaktır. Çünkü hakimiyet yalnız Allah’a (c.c.) aittir. Kim, “La ilahe illallah” ı bu şekilde inanarak açıklarsa mutlak olarak tevhidin hakkını vermiş olur.

Allah’a (c.c.) yaklaşmak için ölülere kurban kesen, türbelere yardımda bulunan, kabirlerin etrafını tavaf eden ve adak adayanlar, Allah’ın (c.c.) yaratıcı ve her şeyin sahibi olduğuna inansalar bile, ilk Arap müşrikleri gibi Allah’a (c.c.) şirk koşmuş olurlar. Mekke müşrikleri, kabirlere ve putlara tapmadıklarını söylüyor fakat uygulamada aksini yapıyorlardı. Onlar yaratıcı ve rızık verici olduğuna inanmadıkları halde, sırf kendilerini Allah’a (c.c.) daha çok yaklaştırsınlar diye salih olduğuna inandıkları bazı kişilere ibadet ediyorlardı.

Hakimiyet, “La ilahe illallah”ın gerçek manasının tamamını değil sadece bir cüzünü oluşturur. Çünkü ibadette şirk koşan bir kimsenin, şeriatın hükmünü kabul etmesinin bir faydası yoktur. Şayet “La ilahe illallah” ın manası onların zannettiği gibi olsaydı, Rasulullah (s.a.v.) ile müşrikler arasında herhangi bir mücadele olmaz, onlar da Rasulullah’a (s.a.v.) bağlanırlardı. Böyle bir durumda, Rasulullah (s.a.v.) onlara: “Allah’ın varlığını ve her şeye kadir olduğunu tasdik edin. Hukuki meselelerde şeriatın hükmüne tabi olun” der ve onları ibadetlerinde serbest bırakırdı. O zaman Allah Rasulü’ne tabi olurlardı. Bunlar, Arap lisanının ehli olan bir kavim oldukları için “La ilahe illallah” ın putları tapmayı reddettiğini ve sadece lafzi bir mana taşımadığını anlıyorlardı. Bundan dolayıdır ki bu kelimeden nefret ederek uzaklaştılar ve şöyle dediler: “… İlahları tek bir ilah mı kıldı? Şüphesiz bu çok acaip bir şey…” (Sa’d: 5)

Allah (c.c.) onları şöyle vasfediyor: “Onlara “La ilahe illallah” denildiği zaman kibirlenirlerdi ve “mecnun bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz.” derlerdi.” (Saffat: 35-36)

Onlar, “La ilahe illallah”ın Allah’ın (c.c.) dışında ibadet edilen her şeyi reddetmek, ibadette sadece Allah’ı (c.c.) birleme manasına geldiğini çok iyi biliyorlardı. Şayet müşrikler “La ilahe illallah” dedikleri halde putlara ibadet etmeye devam etselerdi, kendi içlerinde çelişkiye düşerek bundan rahatsız olurlardı.

Günümüzde kabirlere ibadet edenler, bu şiddetli çelişkiden hiç rahatsız olmuyor, onlar “La ilahe illallah” demelerine rağmen bir çok ibadeti ölülere yapmaya devam ediyorlar. Ebu Cehil ve Ebu Leheb, bu kelimenin manasını günümüzde kabirlere ibadet edenlerden çok daha iyi biliyorlardı. Onların bile eli kurudu!

Sonuç olarak: Kim bu kelimeyi, manasını bilerek söyler, gereğiyle amel edip açık ve gizli şirkten kaçınırsa, ibadeti tam bir itikatla yalnız Allah’a (c.c.) has kılıp bununla amel ederse, işte o gerçek bir mümindir. Kim “La ilahe illallah” deyip inanmadığı halde zahiren amel ederse, o da münafıktır. Kim bu kelimeyi diliyle söyler fakat onu bozacak amellerden birini işler ve Allah’a (c.c.) şirk koşarsa o da müşriktir. “La ilahe illallah” kelimesinden kastedilen; manasını bilip bu mananın gerektirdiği şekilde Allah’a (c.c.) ibadet etmektir.

İbadet, muamelat ve bütün meselelerde Allah’ın (c.c.) hükümlerini kabul edip, beşeri kanunları reddetmek, insan ve cin şeytanlarının revaca çıkardığı bütün hurafeleri ve bidatleri ortadan kaldırmak bu kelimenin ameli gereklerindendir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Yoksa onların dinden Allah’ın izin vermediği bir şeyi kendileri için din gösteren ortakları mı vardır?” (Şura: 21)

“… Eğer siz onlara itaat ederseniz, muhakkak ki müşrikler olursunuz…” (En’am: 121)

“… Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i Rabler edindiler.” (Tevbe: 31)

Nebi (s.a.v.) bu ayeti kerimeyi okudu. Bunun üzerine Adiyy b. Hatem Rasulullah’a (s.a.v.) dedi ki: “Muhakkak onlar, onlara ibadet etmiyorlar ki. Rasulullah (s.a.v.): “Onlar Allah’ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?” dedi. Adiyy b. Hatim: “Evet,” deyince, Rasulullah (s.a.v.): “İşte böylece onlara ibadet ediyorlar.” buyurdu. (Tirmizi, Tefsir: 10; Taberi: 14/210 (61632-61634); Suyuti, Durru’l-Mensur: 3/230; Beyhaki, Sünenü’l-Kübra.)

Şeyh Abdurrahman b. Hasan dedi ki: “Allah’tan başkalarına itaat etmekle alimlerini rabler edindiler. Aynı olaylar bu ümmetin içinde de vuku bulmaktadır. Bu ise en büyük şirk olup, “La ilahe illallah” ın manasını ortadan kaldırır.” Bu kelimeyi söyleyen bir kimsenin, beşeri kanunlarla muhakeme olmayı da reddetmesi gerekir. Çünkü sadece Allah’ın kitabıyla hükmolunmak, onun dışında kalan beşeri sistemleri terketmek vaciptir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “… Eğer bir şeyde ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.” (Nisa: 59)

“Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun hakkında hüküm vermek hakkı Allah’ındır. İşte benim Rabbim olan Allah O’dur…” (Şura: 10)

Allah (c.c.) kendi indirdiği şeriatle hükmetmeyenler hakkında kafir, fasık, zalim diye hüküm vermiştir. Allah’ın (c.c.) indirdiğinin dışında hüküm veren kişide iman yoktur. “La ilahe illallah” müslümanların yaşamlarının her yönüne hakim olması gereken bir hayat nizamıdır. Bazılarının zannetikleri gibi, sadece manasını anlamadan gereğiyle amel etmeden, sabah ve akşam virdlerinde bereket için tekrar edilen bir söyleyişten ibaret değildir. “La ilahe illallah”ın gereklerine bağlılık, Allahû Teala’nın isim ve sıfatlarına Allah (c.c.) ve Rasûlünün (s.a.v.) bildirdiği şekilde iman etmeyi gerektirir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na bunlarla dua edin. Onun isimlerinde ilhad etmeyin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.” (A’raf: 180)

Abdurrahman b. Hasan dedi ki: “Arap dilinde ilhad kelimesinin manası, Allah Teala’nın isim ve sıfatları hakkında sapmaya meyletmek ve yalana yönelmektir. Bilerek veya bilmeyerek birtakım tevillerle Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarının hak olan manasını inkar etmek ve O’nu mahlukata benzetmektir.” Her kim Allah’ın (c.c.) isim ve sıfatlarını bozar, tevil eder veya kabul etmez, Celil olan manalarına delalet eden manasını ortadan kaldırırsa, Cehmiyye, Mutezile, Eş’ariler gibi La ilahe illallah’ın delaletine muhalefet etmiş olur. Çünkü ilah, isim ve sıfatlarıyla dua edilen ve vesile olunandır.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “… En güzel isimler Allah’ındır. Onunla O’na dua edin…” (A’raf: 180)

İsim ve sıfatları olmayan nasıl ilah olur? Kendisine ne ile ve nasıl dua eder?” (Fethu’l-Mecid: 237-238)

İmam ibn-i Kayyım dedi ki; “İnsanlar ahkam ayetlerinin tefsirinde ihtilafa düştüler. Fakat Allah’ın (c.c.) sıfatlarıyla ilgili ayet ve hadislerin herhangi birinde ihtilafa düşmediler, bilakis sahabe ve tabiin bu ayetlerin manasını anladılar ve gereğiyle amel ettiler. Kur’an’da bulunan ahkam ayetlerinin manasını ilim ehlinden başkası anlayamaz, fakat sıfat ile ilgili ayetlerin manasını bütün insanlar anlayabilirler. Bundan kastettiğim mananın kefiyetinin değil de aslının anlaşılmasıdır.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/29-30.)

“Bu konu selim fıtrat ve semavi kitaplarla bilinen bir konudur. Kemal sıfatlarını yitiren ilah, müdebbir ve rab olamaz. Bilakis eksikliği sebebiyle kendisiyle alay edilir. Hamd, ezelde ve ebedde celal ve kemal sıfatlara sahip olana aittir. Çünkü hamd’e layık olan sadece O’dur. (Muhtasar Sevaiku’l-Mürsele: 1/10.) Allah’ın (c.c.) kemal sıfatlara sahip olduğuna ve bütün noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak olduğuna mutlaka inanmak gerekir.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Medaricu’s-salikin: 1/26.)

Tevhid – Hak Yayınları