10Arkadaşlar piyasadaki kitapları araştırın özellikle (palavra rivayet) kültürü ile yazılan bir çok kitapta Hz. Muhammed`e yüzlerce hatta binlerce MUCİZE verildiği yazar. Elinden su akarmış ve bütün ordu içermişte o su bitmezmiş gibi, ağaçlar O çağırınca yürür gelirmiş vs. vs hepiniz az çok duymuşsunuz dur. Bütün peygamberlerin Mucizelerini duyduğumuz içinde Hz. Muhammed`e verilmiş Mucize olduğuna da inanırız. Lakin Kuranı okumuş araştırmış bir insanın bu YALAN`a inanmaması gerektiğini uyarmak amacı ile sadece KURAN`dan ayetlerle olayı açıklamak istiyorum : Kuran hz. Musa`ya 9 mucize verdiğini yazar. hz. İsa`nın Mucizelerini anlatır lakin Hz. Muhammed`e (bizim MUCİZElerimizle onlara git diye bir ayete rastlamadığımız gibi O toplumda olan insanlarında Doğal olarak diğer peygamberlere nasıl MUCİZE verildiyse onlarada gösterilmesini ister. Bu Makalenin Devamını Oku;

23İslam mücadeledir… İslam sürekli olarak mücadele, hareket, dinamizm, aşk, iman, kitap, risalet, ahiret, adalet, eşitlik, özgürlük, ekmek davasında olmadır. Vahyin ortaya koyduğu tevhidi dünya görüşü, barışa, paylaşıma ve sosyal adalete dayalı sınıfsız bir toplum oluşturma anlayışı, ezilenlerden, sömürülenlerden, halktan yana olan tavrı her çağda ve her coğrafyada insanlığın yoluna ışık tutmuş; insanlığı kör ideolojilerin, ırkçı söylemlerin girdabından çekip kurtarmıştır. İnsanı kulların kulluğundan Allah’ın kulluğunda özgür yaşamaya, paylaşmaya, sosyal adalete, eşitliğe ve barışa çağıran bütün İslam peygamberleri halkın arasından çıkmış, onların özgürlük davalarını haykırmış, dönemin siyasi, sosyal, ekonomik, dini sömürü güçlerine karşı kıyam etmişlerdir. Bu Makalenin Devamını Oku;

quran-500Size bugün bir kitap tanıtacağım. Ama siz tanıttığıma bakıp da sakın okumayın! Levh-i Mahfuz yayınlarından! Hayatınız ve ebediyetiniz için daha önemli bir kitap yok. Ama olsun, okumayın! “Oku” diye başlıyor. Ama olsun okumayın! “Oku”nun ne anlama geldiğini siz nereden bileceksiniz, o yüzden okumayın! 1400 yıl önce çıkmış! İsmi Kuran-ı Kerim. Yazarı Allah. Okurları için yazdığı son kitabı. Sana gerekmiyor yani, sadece okurları için! İlk baskısı Mekke ve Medine’de çok rağbet görmüş! Ama siz on dört asır önce çıkmış bir kitabı niye okuyasınız! Dünyanın en çok satılan ama satılma oranına göre anlamak için belki de en az okunan kitabı! Çoğunluğa uyalım! Demek ki okumaya gerek yok! Ama illa ki okumak istiyorsanız sakın ha içinde ne yazdığını anlamak için çevirilerine falan göz atmayın, sadece orijinal diliyle hatta tecvidli okuyun! Sonra anlamaya falan başlars Bu Makalenin Devamını Oku;

bebekresimleri-20Seni ilk gördüğüm an başka kim varsa silinip gitti hayatımdan. Tatlı anılar bir yana, bana acı vermiş kim varsa,hangi olay varsa , o an zihnimden silinip gitmişti Yepyeni, tertemiz bir başlangıçtı bu. Yaşamın iki yüzlülüğünü, yalancılığını, ihanetlerini, kalleşliklerini soyunup karşına en saf, en yalın benliğimle çıkmıştım. Sana ait olanı yaşamak istiyordum. Aşksa aşk,sevinçse sevinç, hüzünse hüzün, acıysa acı.

Senden gelen ve gelecek hiçbir şey korkutmuyordu beni. Sen yanımda olduktan sonra her şeye dayanabileceğimi biliyordum Ne desem de sevdamı anlatsam diye düşünüyordum. Bugüne kadar söylenmiş en güzel sevda sözcükleri bile sana duyduğum sevgiyi ifade edemeyecek diye korkuyordum. Dünyanın bütün dilleriyle Seni seviyorum desem yetecekti biliyordum. Nereye gidersem gideyim yanımda görüyordum seni. Hiç yalnız değildim bu yüzden. Hiç ama hiç bitmesin istiyordum. Ama ben bile nasıl olduğunu bilmediğim bir gün bitti işte. Hep bugüne kadar kendi kendime neden? diye sordum. Ama cevabını bulamadım.

Beni kırgınlıklarla,çelişkilerle,cevabı sende olan bir sürü soruyla ve bitmek tükenmek bilmeyen keşkelerle bıraktın. Bana onca acı verdin ama düşmanın olamıyorum Her gün alabildiğince yanıyor yüreğim… istesem de istemesem de seni özlüyorum. Bilmem biliyor musun?

Gayem sana zarar vermek, seni incitmek, kırıp dökmek değildi… acılarına, yaşam mücadelene,gözlerinde bulduğum huzura ortak olup, yüreğimi yüreğine, ömrünü ömrüme katıp, seni mutlu etmek istiyordum. Ben senden sadece sana verdiğim sevgiyi kabullenip, bu sevgiyi yaşamanı istemiştim. Ama sen ne yaptın? Yüreğimde kalıp,saltanat sürmek varken,beni sıradan bir şeymişim gibi elinin tersiyle ittin.

Soruyorum sana, çok sevilmek bu kadar kötü müydü? Gerçekten böylesine ağır mıydı? Sana bu sevgiyi vermekte bu kadar direttiğim için beni bağışla. Adı üzerinde,sevdaydı bendeki… bütün güzelliklerini, bütün kainatı seni sevmesi için birine verseydin,yine de bu kadar çok sevilemezdin. Yüreğimi koparıp atmak bu kadar kolay olsaydı, hiç düşünmeden koparıp atardım. Başımı ellerimin arasına ne ilk ne de son alışım… İlk acım değil ama en büyük acımsın. Bir limandayım ve senin bindiğin gemi çoktan uzaklaşıp gitti… Canım acıyor ve seni hala özlüyorum

EN BÜYÜK GÜNAH (ŞİRK)

Allah seni merhametinden esirgemesin. Bilesin ki, Allah’a ortak koşmak, kişinin Allah’a karşı işlediği en büyük günahtır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.» (Nisa 48) Buhârî ve Müslim’deki bir rivayete göre de Peygamber (s.a.v)’e en büyük günâhın hangisi olduğu sorulmuş ve o da şu karşılığı vermiştir: «Seni yaratan Allah olduğu halde, O’na eş koşmandır.» (Buhârî, Tefsir sûre II /1, V/17,Rıkâk 51; Müslim, İmân 141) Yüce Allah da: «Bile bile Allah’a eş koşmayın.» (Bakara 22) buyurmaktadır. Yine şöyle buyurmaktadır: «Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: İnkârınla az bir müddet zevklen, şüphesiz sen cehennemliksin.» (Zümer 8)

Her kim Allah Azze ve Celle’ye, O’na hâs olan İlâhlık ve Rablıkta yaratıklarından birini eş koşarsa, kâfirdir, İslâm ümmeti bu konuda icmâ etmiştir. Zâtından dolayı ibadeti hak eden sadece Allah’tır. Kalblerin İlâh tanıyıp yöneldiği, sıkıntı anlarında tapılan O’dur. O’ndan başkası, kuldur ve dolayısıyla O’na muhtaçtır, O’nun hâkimiyeti karşısında hiçbir güce sahip olmayan kul, nasıl ilâh olabilir. Allah şöyle buyurmaktadır:

«Tuttular kullarından O’na bir cüz (çocuk) isnat ettiler, gerçekten insan çok nankör, açık bir küfürbazdır.» (Zuhruf 15)

«Göklerde ve yerde olan her şey Rahmana baş eğmiş kul olarak gelecektir.» (Meryem 93)

«Mesih de, gözde melekler de Allah’a kul olmaktan asla çekinmezler.» (Nisa 172)

«Allah’ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu sizi O’nun azabı ile açıkça uyarıyorum.» (Zâriyât 51)

«De ki: Dini Allah’a hâlis kılarak O’na kulluk etmekle emrolundum.» (Zümer 11)

Zâtından dolayı tapılmayı hak eden, Allah’tır. O şöyle buyurmaktadır: «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah’adır.» «Hamd» kelimesinin başına genellik ifade eden elif-lâm getirilmiştir. Yani, övgünün hepsi Allah’a mahsustur. Sonra mahsus kılma ifadesiyle: «Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz» buyurmaktadır. Bu, «Hamd, âlemlerin Rabbı Allah’adır» sözü için bir açıklama olup Allah’tan başka tapılan olmadığına ve buna O’ndan başka kimsenin hak kazanmadığına işaret etmektedir. «Ancak Sana kulluk ederiz» sözü sevgi, korku, ümit, emir ve nehiy gibi, ulûhiyyetinin gerektirdiği şekilde O’na kulluk etmeye işaret etmektedir. «Yalnız Senden yardım dileriz» sözü de, O’na tevekkül, işleri O’na havale etme ve O’na teslim olma gibi Rubûbiyyetinin gerektirdiği şeylere işaret ediyor. Çünkü Rab – Sübhanehu ve Teâlâ – mâlik olandır. Ayrıca rubûbiyet, (yetiştirip eğitme) ve «islâh etme» anlamını da taşır. Malik ise, mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunandır.

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: «Mülk (hükümranlık) elinde olan Allah yücedir ve O herşeye Kadirdir.» (Mülk 1)

Kul, rubûbiyet sırrından mülk ve tedbirin tamamının Allah’ın elinde olduğunu kavrarsa, yarar-zarar, hareket-sükûn, kısma ve bol bol verme, alçaltma-yüceltme gibi bütün her şeyin Allah’ın elinde olduğunu; yapıcısının, yaratıcısının, kendisini sıkıntıya sokanın ve sıkıntıdan kurtaranın, yücelten ve alçaltanın Allah Teâlâ olduğunu da kavrar. Bunu kavramak, kâinata egemen olan kanunların sırrıdır. Rubûbiyet sıfatını bilmektir. Birincisi de, ulûhiyet sıfatını bilmek ve teklifi kanunların sırrının anlaşılmasıdır.

Emir, nehiy, sevgi, korku ve ümidi gerçeği üzere yerine getirmek ulûhiyeti bilmekle olur. Tevekkül, tefviz ve teslim olmayı gerçeği üzere yerine getirmek de, ancak rubûbiyeti bildikten sonra olur. Bu, Allah’ın kâinatta cereyan eden tasarruf ve idaresini tanımaktır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: «Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece: ‘ol’ dememizdir ve hemen olur» (Nahl 40) Kul bu sahneyi hakkıyla kavrar ve bunu kavrarken onda birincisini kavramaktan alıkoymayacak şekilde başarılı olursa, kulluğunun bilincine varır, Bu iki sahne, dinin üzerinde kurulu bulunduğu temel taşlardır. Rahmet, lütuf, kerem ve güzellik sahnelerinin hepsi rubûbiyet sahnesinin kapsamı içindedir. Bu nedenledir ki, «ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz» âyetinin, Kur’ân’ın sırlarının hepsini topladığı söylenir. Çünkü âyetin öncesi, belirttiğimiz gibi emir, nehiy, sevgi, korku ve ümide uygun olarak Allah’a kulluk yapmayı gerektirir. İkinci kısmı ise, işleri Allah’a havale ederek, O’na teslim olarak ve kendi isteklerinden vazgeçerek O’na kulluk etmeyi gerektirir ki, kullukların hepsi buna girer. Kişi bu sahne ile birinci sahneyi yitirdiğinde her şeyin Allah tarafından yapıldığını ve her nefis ne kazanır ve ne gibi bir tasarrufta bulunursa hepsinin Allah tarafından olduğunu görmeye başlar. Meydana gelen her şeye hüküm ve kaderi iradesinin yerine getirilmesi şeklinde inanır. Böylece, gözlemlerinde temyiz ve tefriki yitirir; emir, nehiy ve Peygamberin getirdiği talimatı işlevsiz kılar; okun yaydan çıkışı gibi İslâmdan çıkar.

Ancak bu müşahedenin, etkinliğinden ve iki müşahedeyi bağdaştırma hususundaki basiret gücünün zayıflığından dolayı kişinin beyninde sarsıntı meydana gelmiş ve aklını yitirmişse, mazurdur; eksik biridir. Ancak iki müşahedenin; şer’i durum ve iradî -kevni durum müşahedelerini bağdaştırabilen bunun dışındadır. Saliklerden bir çoğu ilâhî tebligat konusundaki bilgilerinin yetersizliğinden dolayı bu müşahedeye varınca ayakları kaymıştır. Çünkü Allah’a kendi istedikleri şekilde ibadet ettiler, Hak – Azze ve Celle’-nin- isteğini bir tarafa bırakıp kendi isteklerine kapıldılar. Çünkü Allah, kendi istediği ve sevdiği şeye uyan kişiyi müstağni kılar. Allah’ın kendilerinden istediği şekilde ibadet etseydiler, onların başına o tür felâketler gelmezdi. Kul, kulluğunun farkında olup daima Mevlâsının emrine karşı uyanık olursa, ne ibadete dalıp mabudunu unutur, ne de mabuduna dalıp ibadetinden vazgeçer. Aksine, onun iki gözü olur. Biriyle mabuduna onu görüyormuş gibi bakar. Nitekim Resûlüllah’a ihsanın ne olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur : «Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir, sen O’nu görmüyorsan, O seni görür» (Buhârî, Tefsir sûre 31/2, îmân 37; Müslim, îmân 57; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Tirmizî, îmân 4). Diğer gözüyle de Mevlâsının sevdiği ve razı olduğu şer’i yola kavuşturması için efendisinin emrine bakar. Bu anlattıklarımız anlaşıldıysa şirk, eğer küfre götüren şirk ise, ona kail olan tekfir edilir.

Sırat-ı Mustakim – İbn Teymiyye