Tevhidedavet

Burası category.php şablonu, İman ve Küfür kategorisindeki yazılar görüntüleniyor.

Dünya sevgisi nasıl olmalı,Dini Sohbet

Dünya sevgisi nasıl olmalı

“Ehl-i dünya kimlerdir? Dünyada yaşayan mı? Dünyayı çok seven mi? Âhireti dünyaya feda eden mi? Dünya sevgisinde ölçü nedir? Ehl-i iman kimlerdir?”

Ehl; sahip, yetki sahibi, usta, maharetli, becerikli, uzman, söz sahibi manalarındadır. Bir işte ehil ve ehliyetli olmak, o işte doğru biçimde uzmanlaşmak ve yetki sahibi olmak demektir. Meselâ; her hangi bir ilimde derinleşenlere ehl-i ilim, aklıyla hareket etme yetkisine sahip olanlara ehl-i akıl, güzel söz söyleyenlere ehl-i belagat, kalbinden sevenlere ehl-i aşk, adaletten şaşmayanlara ehl-i adalet, Cennette yaşayanlara ehl-i Cennet, Allah’ı bilme konusunda derin bilgisi bulunanlara ehl-i marifet, büyük bir dava için himmet ve gayret sahibi olanlara ehl-i hamiyet, ehl-i himmet, bir dalda uzmanlaşmış kişilere ehl-i ihtisas, hakikati bulup peşinden gidenlere ehl-i hakikat, bilerek günah işlemeye devam edenlere ehl-i dalâlet, iman eden ve inancını hissederek ve severek yaşayanlara ehl-i iman, dînini severek ve dünyaya tercih ederek yaşayanlara ehl-i din, dünyayı severek ve dîne ve âhirete tercih ederek yaşayanlara da ehl-i dünya denmiştir.

Ehl-i dünya, kelime olarak her ne kadar “dünyada yaşayan ve dünyayı çok seven” manalarını taşıyor olsa da, terim itibariyle “dünyayı her şeye tercih eden, mukaddesâtı dünyaya feda eden, dünyayı âhirete tercih eden, sırf dünya için yaşayan, haram helâl demeden dünyanın her türlü lezzetlerini takip eden ve tövbeye yanaşmayan kimselere” ehl-i dünya denmektedir.

Cenab-ı Hak dünyayı ve dünyadaki her şeyi güzel yarattığını, fakat bunların geçici olduğunu, aldanılmaması gerektiğini, asıl dönülecek ve varılacak yerin Allah’ın huzuru olduğunu bildiriyor. “Nefsânî arzulara, kadınlara, oğullara, hesapsız şekilde biriktirilip istif edilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, davarlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katıdır.”1

Bediüzzaman Saîd Nursî Hazretlerine göre dünyanın üç yüzü vardır:

1-Dünyanın birinci yüzü, Cenab-ı Hakkın isimlerine bakar. Allah’ın isimlerinin nakışlarını gösterir. Mânâ-yı harfiyle, yani ayna gibi başkasını gösteren vücudu ile Allah’ın isimlerinin aynası hükmündedir. Dünyanın bu yüzü Allah’ın hadsiz isimlerinin hadsiz mektupları mahiyetindedir; bu yüz gayet güzeldir. Nefrete değil; aşk derecesinde sevilmeye lâyıktır. Çünkü dünyanın bu yüzü sevildikçe, neticede Allah’ın isimleri sevilmiş olur.

2- Dünyanın ikinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennetin fidanlığıdır. Rahmetin çiçekliğidir. Dünyanın bu yüzü de, birinci yüzü gibi güzeldir. Çünkü bu yüzde ekilen her şey Allah’ın izniyle âhirette ebediyen meyve verecektir. Şu halde bu yüz de tahkire değil; muhabbete lâyıktır.

3- Dünyanın üçüncü yüzü, insanın heveslerine bakan, gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın oyuncağı hükmünde bulunan yüzüdür. Dünyanın bu yüzü gayet çirkindir, gayet tehlikelidir. Çünkü fanidir. Çünkü yok olucudur. Çünkü elemlidir. Çünkü keder vericidir. Çünkü aldatıcıdır. İşte âyetlerin ve hadislerin dikkat çektiği ve sevgisine aldanmamak için uyardığı yüz, bu yüzdür. Sevilmemesi gereken, nefret edilmesi gereken, kendisinden Allah’a sığınılması gereken yüz, bu yüzdür.

Üstad Said Nursî Hazretlerine göre dünyayı tahkir edenler dört sınıftır:

1- Ehl-i marifettir. Yani Allah’ı bilenlerdir. Bu sınıf, Cenâb-ı Hakkı derinden bilmeye, Onu tanımaya, sevmeye, rızasını kazanmaya ve Ona ibadet etmeye set çektiği ve mâni olduğu için dünyayı sevmez.

2- Ehl-i âhirettir. Yani kendisini ahirete vermiş olanlar. Âhiret nimetlerine düşkün, gece gündüz âhiret için hazırlanan, ebedî hayat için çalışan bu kimseler dünyanın geçim derdi, çoluk çocuk derdi, aşı ve işi gibi bir takım zorunlu çalışmalarından rahatsız olurlar. Âhireti bilen ve âhirete hazırlanan, fakat dünyanın zarurî işlerinden dolayı âhiret amelinden geri kalan bu kimseler, Cennetin güzelliklerine nispeten dünyayı çirkin görürler. Nitekim dünyanın bütün güzellikleri, Cennetin güzelliklerine oranla hiç hükmündedir. Cennetin bir sinek kanadı kadar nuru, dünya ve içindekilerden daha kıymetlidir.

3- Dünyayı sevmeyen üçüncü sınıf insan grubu ehl-i dünyadır. Bir kısım ehl-i dünya dünyayı sevmez; çünkü eline geçiremez. Kovalar durur. Dünya bir türlü eline geçmez. Bu sevmemek makbul değildir, çünkü bu dünyanın nefretinden değil; dünyanın sevgisinden ileri geliyor. Çünkü dünya eline geçse sevecek, fakat geçmiyor.

4- Dünyayı sevmeyen dördüncü sınıf insan da yine ehl-i dünyadır. Bu kısım ehl-i dünya, dünyayı eline geçiriyor, yatıyla, katıyla, parasıyla, puluyla dünyayı ayaklarına serilmiş buluyor, dünyayı dolu dolu yaşıyor. Fakat ne çare; dünya durmuyor, gidiyor. Onu da beraber götürüyor. O da bunu hissediyor ve kızıyor. Sırf teselli bulmak için dünyadan nefret ettiğini söylüyor. “Pistir!” diyor. Oysa bu hakaret de dünya sevgisinden ileri geliyor.

Makbul tahkir, ilk iki sınıf olan ehl-i marifet ve ehl-i âhiretin tahkiridir.2

Dünyayı âhiretin bir tarlası ve Cenab-ı Hakkın isimlerinin aynası ve geçici bir misafirhanesi olarak sevmenin, nefs-i emmâre karışmamak şartıyla Cenâb-ı Hakka ait bir sevgi olduğunu bildiren Bedîüzzaman Hazretleri, bunun için dünyayı ve dünyadaki varlıkları mânâ-yı ismiyle değil, mânâ-yı harfiyle sevmemiz gerektiğini kaydediyor. Yani Bedîüzzaman’a göre dünya, “Ne güzeldir!” diye değil; “Ne güzel yapılmış ve yaratılmıştır!” diye sevilmelidir, kalbimizin içine Allah’tan başka sevgilerin ve muhabbetlerin girmesine izin vermemelidir, çünkü kalbin içi Allah’a mahsustur.

Dünyada böylesine Allah sevgisini kazanmak ve muhafaza etmek için Allah’a dua etmeli ve “Allah’ım! Bize Kendi sevgini ve bizi Sana yaklaştıracak şeylerin sevgisini nasip et!” demeliyiz.3

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, dünyayı âhiretin tarlası ve Allah’ın isimlerinin aynası hükmünde görerek sevmenin âhiretteki neticesinin, dünya kadar, fakat fânî dünya gibi fânî olmayan bâkî bir Cennet olduğunu bildiriyor.3

Dipnotlar:
1- Âl-i İmrân Sûresi, 3/14
2- Sözler, s. 571, 572
3- Sözler, s. 584
3- Sözler, s. 592

dini sohbet,islami sohbet,dini chat,nur sohbet,dini forum,islami sohbet

« Devamını okuyun...

Büyük günah işleyen kâfir olur mu,Dini Sohbet

Büyük günah işleyen kâfir olur mu?

Büyük günah işleyen kâfir olur mu? Günahkâr birisine karşı nasıl davranmalıyız?”

Günahlar kalbimizin, ruhumuzun ve içimizin dışa vurmayan yaralarıdır. Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle, “İşlediğimiz her bir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalp ve rûhumuza yaralar açar.”1

Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm’ın yaralarından çıkan kurtlar nasıl onun kalbine ve diline ilişmişlerse; bizim işlediğimiz günahlardan gelen yaralar ve bu yaralardan meydana gelen vesveseler, şüpheler ve tereddütler de, îmânın mahalli olan kalbimizin içine ilişip îmânımızı zedelemekte ve îmânın tercümânı olan dilimizin yüksek zevkine ilişip, Allah’ı zikretmeye ve tefekkür etmeye karşı soğukluk vermektedir.

Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, ısrarla işlenmeye devam edilen günah kalbe işleyip siyahlandıra siyahlandıra, îmân nûrunu çıkarıncaya kadar kalbi katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır. Her günah, istiğfar ile, tövbe ile, Allah’a sığınmakla derhal imha edilmediği takdirde, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırmaya başlamaktadır.

Söz gelişi, utandıracak bir günahı başkasının bilmesinden çekindiği için gizli işleyen bir adam, meleklerin ve ruhların varlıklarını ve kendisini görmekte olduklarını kabul etmek istemeyecektir. Onların varlıklarını inkâr etmeye karşı içinde bir arzu uyanacaktır. Böyle bir arenada iken, meleklerin varlıklarıyla ilgili küçük bir emâre ve şüphe bulsa, büyük bir delil gibi sarılacak ve inkâr noktasına geliverecektir.

Yine meselâ, Cehennem azabını netice veren bir günahı işleyen bir adam, Cehennem azabı ile korkutuldukça, önüne iki yol açılacaktır: Ya istiğfar ile Cehenneme karşı korunacak, ya da Cehennemin varlığını inkâr edecektir. Eğer nefsi fazla ağır basar ve istiğfar etmez ise, bütün ruhuyla Cehennemin olmamasını arzu etmeye başlayacaktır. İşte bu kendisini—Allah muhafaza—inkâr noktasına kadar götürecektir. Bu durumda elinden tutulmadığı ve Allah’ın rahmeti hatırlatılmadığı takdirde, küçük bir şüpheyi büyük bir burhan sayıp, Cehennemin inkârına yeltenecektir.2

Büyük günah işleyen kâfir olmaz.3 Ancak her günah içinde küfre götüren bir yol olduğunu nazara aldığımızda, büyük günahlarla küfür arasında çok ince bir zar bulunduğunu var saymalıyız. Ve eğer elimizden bir büyük günah sâdır olmuşsa, hiç vakit kaybetmeden pişmanlık duymalı ve Allah’a sığınmalıyız, istiğfar etmeli ve affımızı talep etmeliyiz. Allah kendisine sığınıldığında bütün günahları bağışlayandır.

Bir arkadaşımızın veya komşumuzun bir büyük günah işlediğini öğrendiğimizde asla onu dışlamamalı, kınamamalı, itmemeliyiz. Ona tevbe yolunu hatırlatmak ve bunda etkili olmak istiyorsak, mutlak sûrette “kavl-i leyyin”den ayrılmamalıyız. Nasıl ki, ölmek üzere olan birisinin yanında “lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidi hatırlatılır; fakat reddedebileceği nazar-ı îtibara alınarak, “Bunu söyle!” denilmezse; büyük günah işlediğini gördüğümüz ve tevbe yapmasını arzu ettiğimiz bir dostumuza kırıp dökerek, rencîde ederek, küçümseyerek ve kınayarak bu günahtan vazgeçmesini ve tevbe etmesini söylememiz doğru olmaz. Çünkü dostumuz tevbe etmeye muvaffak olmadığı takdirde, işlemeye devam ettiği günahı haram kılan dînimize karşı soğukluk veya inkâr hissine kapılır; bu da—maazallah—onun küfre girmesine neden olabilir.

Eğer günah işleyen birisine tevbe noktasında bir iyilik yapmak istiyor isek; muhakkak şefkatle yaklaşmalı, tatlı dil ve tevâzu ile iletişim kurmalı, alçak gönüllülükle kalbine girmeliyiz. Kınayıcı bir üslup kullanmaktan kaçınmalıyız. Unutmamalıyız ki, atalarımızın, “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” sözünü uygulayabileceğimiz en hayırlı alan, hiç şüphesiz “tebliğ” alanıdır.

Dipnot:
1- Lem’alar, s. 14;
2- Lem’alar, s. 15;
3- Lem’alar, s. 80;

dini sohbet,islami sohbet,dini chat,nur sohbet,dini forum,islami sohbet

« Devamını okuyun...

Îmân ile hayatımız nasıl bütünlük kazanacak,Dini Sohbet

Risâle-i Nûr okuyanın imanla kabre gireceğine dair
“Îmân ile hayatımız nasıl bütünlük kazanacak? Amele yansımayan bir iman kurtuluş vesikası olabilir mi? Risâle-i Nûr okuyanın imansız kabre girmeyeceği müjdesini açıklar mısınız? Ne demektir? Bir ân-ı seyyâle iman ve intisap ne demektir?”

Süfyan İbnu Abdullah es-Sakafî (ra) anlatıyor: “Dedim ki: Ey Allah’ın Resûlü, bana İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka hiç kimseye İslâm’dan sormaya ihtiyaç bırakmasın.”
Resûlullah Efendimiz (asm) şu cevabı verdi:
“Allah’a inandım, de; ve sonra dosdoğru ol”1
İşte bütün mesele bu: “‘Allah’a inandım’ demek; sonra dosdoğru olmak!”
Dosdoğru olanlar, yapmakla yükümlü oldukları emirleri kavramakta gecikmezler. Doğruluk, bu kimselerin rehberleri olur. Kalplerinde önce îmânla doğruluk bütünleşmiştir.

Fakat şeytan başımızdadır; görevini yapacaktır; bizi dosdoğru çizgimizden saptırmak, istikâmetimizi bozdurmak, ayağımızı kaydırmak, bizi sırât-ı müstakîmden alıkoymak ve bizi Allah’ın rızâsının uzağına atmak için var gücüyle, ama var gücüyle şeytan çalışıyor. Kur’ân’ın en öncelikli uyarısı da, şeytana aldanmamak hakkındadır nitekim. Kur’ân o kadar nettir ki bu konuda; şöyle buyuruyor: “Ey Âdem oğulları! Size ‘Şeytana tapmayın! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır’ demedim mi? ‘Ve Bana ibâdet ediniz. Doğru yol budur!’ demedim mi? Şeytan sizden pek çok toplulukları kandırdı. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?”2

Îmândan sonra amel-i salihe muvaffak olmak, mü’minin hayatında önemli bir yükümlülüktür. Amel-i sâlihi yaşamak, esasen dosdoğru olmak demektir. Çünkü amel-i sâlih esaslarını belirleyen, îmânla bağlandığımız Rabb’imizden başkası değildir. Öyleyse içimizdeki doğruluk bizi Allah’ın emirlerine uymaya, yasaklarından kaçınmaya, yani amel-i salihi uygulamaya götürür.

Peki, amel-i salihe aykırı davranışlarımız olmaz mı? Kendimizi günahsız mı bilmeliyiz? Hayır! Çünkü beşeriz ve insanız. Kendimizi günahsız bilemeyiz. Esasen kendini günahsız bilmek, ciddî bir yanılmadır. Fakat, günahlarımız karşısında Allah’ın Gafûr, Gaffâr, Tevvâb, Afüvv, Settâr olduğunu aklımızdan çıkarmamalı; günahlarımızdan muhakkak pişmanlık duymayı ve muhakkak Allah’a sığınmayı ihmal etmemeliyiz.

Bir hadislerinde “Lâ ilâhe illallah diyen Cennete girer”3 buyuran Peygamber Efendimiz (asm), bir diğer hadislerinde “Îmânınızı lâ ilâhe illallah sözüyle tazeleyiniz”4 buyurmuştur. Demek ömrümüz oldukça îmânımızı her an tazelemek ve taze tutmak önemli bir yükümlülük halini alıyor.

Yaşadığımız sürece îmânı her an tazelemenin ve tâze tutmanın gerekçesini açıklayan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri; insanın her âleminin her yeni zaman biriminde değiştiğini, değişen her âlemde îmânını tâze tutmasının vazgeçilmez bir aktivite olduğunu, çünkü insanın her an farklı olaylarla yüz yüze bulunduğunu ve farklı olaylara farklı tepkiler verdiğini ve farklı tecellîlere farklı duygularla yaklaştığını, bu farklı tepkilerin imanı zedelememesi için “her geçen anda” imanın yaşanması gerektiğini, bunun için de her geçen anda inanarak “lâ ilâhe illallah” demenin bir zarûret halini aldığını bildirmiştir. Üstad Saîd Nursî’ye göre, nitekim insan her yıl, hattâ her gün, hattâ her saat farklı birer fert sayılmaktadır. Yani insanın hem şahsı, hem âlemi her yıl, her gün, her saat değişmekte ve yenilenmektedir. Öyleyse insan her değişen yeni âleminde îmânını da yenilemeye muhtaç ve mecbur bulunmaktadır.5

Risâle-i Nûr’u bilerek ve anlayarak okumak Allah’ın izniyle iman-ı tahkîkîyi kazandırır. Îmân-ı tahkîkî doğrudan amele yansır, amel-i salih olarak tezahür eder ve insanı takvâ sahibi kılar. İşte Peygamber Efendimizin (asm) iman çizgisinde işâret buyurduğu dosdoğru olmak budur. Ömrün sonuna kadar îman amel-i salih olarak davranışlarımızı disipline eder; amel-i sâlih de îmânımızı artırır ve inkişaf verir. Yani îmânla amel-i salih ömrün sonuna kadar birbirini besler ve takviye eder. Bu süreçte iken gelen Azrâil (as) ise, insanın ruhunu inşaallah îmânla teslim alır.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri Allah’a iman içerisinde bir an yaşamanın, imansız binler sene yaşamaya bedel olduğunu, bir an Allah’ın rızâsı dâiresinde bulunmanın, hadsiz varlık nurlarını kazandıracağını muhtelif Risâlelerde vurgular.6 Peygamber Efendimizin (asm), “Kim ki son sözü lâ ilâhe illallah olursa Cennete girer” hadisinin tefsîri mahiyetinde bir iman müjdesidir bu. Yani esas olan Allah’a imanın farkında olmak, şuurunda bulunmak, Allah korkusunu dem ve damarlarımıza kadar yaşamaktır. Esas olan ömrümüz kaldıkça bu îmânda sâdık kalmak ve son nefesimizi Allah’a îmân içerisinde teslim etmektir.

Cenâb-ı Hak cümlemizi îmân-ı kâmilden ve istikametten ayırmasın. Âmin.

Dipnot:
1- Müslim, İman 62, (38);
2- Yâsîn Sûresi, 36/60, 61, 62;
3- Riyâzu’s-Sâlihîn, 416;
4- Et-Terhib ve’t-Terğib, 2/415;
5- Mektûbât, s. 319;
6- Mektûbât, s. 280; Lem’alar, s. 256..

dini sohbet,islami sohbet,dini chat,nur sohbet,dini forum,islami sohbet

« Devamını okuyun...

Bu dünya imtihan yeridir,Dini Sohbet

Bu dünya imtihan yeridir

Ehl-i îmân ile ehl-i küfrün saflarının bu zamanda birbirine karışık olması nedendir? Fayda ve zararı nelerdir?”

Bu dünya imtihan yeridir. Bu imtihan yurdunda her an, her yerde, herkesle karşılaşmamız mümkündür. Müslüman, kimle karşılaşırsa karşılaşsın, sahip olduğu iyilikler ve yaşadığı doğrular hususunda başkasını aydınlatır, insanlara iyi örnek olur, başkasının kötülüklerini ise almaz. Kur’ân’ın ısrarla vurguladığı emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker, yani iyiliği emretmek ve kötülükten alı koymak görevini böyle zamanlarda daha titizlikle yapar. Önce yaşayışıyla, sonra sözleriyle doğruluğu önerir, iyiliği tavsiye eder, hakkı anlatır ve Cenab-ı Hakkın emirlerini yumuşak bir üslupla tebliğ eder.

Saflar asıl âhirette ayrışacaktır. Mahşerden sonra Cennet ve Cehennem’in teşekkülü ehl-i îmân ile ehl-i küfür arasını ebediyen ayıracaktır. Fakat bunu bu dünyada beklemek imtihan sırrına uygun düşmez. Bilhassa, yalan ile doğrunun, iyi ile kötünün iç içe geçtiği, ‘aynı dükkânda satılır olduğu’ şu âhir zamanda… Bunlar, hep imtihan dünyasının gerekleridir. Ehl-i iman olarak bize düşen, safların oldukça karıştığı şu zamanda, safımızı doğru belirlemektir.

dini sohbet,islami sohbet,dini chat,nur sohbet,dini forum,islami sohbet

« Devamını okuyun...

Dini Sohbet,İmanımız ve hayatımız

İmanımız ve hayatımız

“İman ile hayatımız nasıl bütünlük kazanacak? Amele yansımayan bir iman kurtuluş vesikası olabilir mi? Risâle-i Nûr okuyanın imansız kabre girmeyeceği müjdesini açıklar mısınız? Ne demektir? Bir an-ı seyyâle iman ve intisap ne demektir?”

İmanımız da, hayatımız da Allah’ın lütfu, ikramı, hediyesi, ihdâsı, ihyâsı, rahmeti. İmanımız Allah’ın yakınlığı. Hayatımız bu yakınlığın keşfedicisi ve algılayıcısı. Her ikisi de Allah’tan. Her ikisi için de sadece Allah’a şükür borçluyuz. İrademizi Allah’ın yardımıyla imanımızı hayata geçirmek doğrultusunda yönlendirerek imanımızı yaşamak, yani imanımızı amele yansıtmak bizim yükümlülüğümüz.

Süfyan İbnu Abdullah es-Sakafî (ra) anlatıyor: “Dedim ki: Ey Allah’ın Resûlü, bana İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka hiç kimseye İslâmdan sormaya ihtiyaç bırakmasın.”

Resûlullah Efendimiz (asm) şu cevabı verdi:

“Allah’a inandım de; ve sonra dosdoğru ol”1

İşte bütün mesele bu: “‘Allah’a inandım’ demek; sonra dosdoğru olmak!”

Dosdoğru olanlar, yapmakla yükümlü oldukları emirleri kavramakta gecikmezler. Doğruluk, bu kimselerin rehberleri olur. Kalplerinde önce imanla doğruluk bütünleşmiştir.

Fakat şeytan başımızdadır; görevini yapacaktır; bizi dosdoğru çizgimizden saptırmak, istikâmetimizi bozdurmak, ayağımızı kaydırmak, bizi sırat-ı müstakimden alıkoymak ve bizi Allah’ın rızâsının uzağına atmak için var gücüyle, ama var gücüyle şeytan çalışıyor. Kur’ân’ın en öncelikli uyarısı da, şeytana aldanmamak hakkındadır nitekim. Kur’ân o kadar nettir ki bu konuda; şöyle buyuruyor: “Ey Âdem oğulları! Size ‘Şeytana tapmayın! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır’ demedim mi? ‘Ve Bana ibâdet ediniz. Doğru yol budur!’ demedim mi? Şeytan sizden pek çok toplulukları kandırdı. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?”2

İmandan sonra âmel-i salihe muvaffak olmak, mü’minin hayatında önemli bir yükümlülüktür. Âmel-i sâlihi yaşamak, esasen dosdoğru olmak demektir. Çünkü amel-i salih esaslarını belirleyen, imanla bağlandığımız Rabb’imizden başkası değildir. Öyleyse içimizdeki doğruluk bizi Allah’ın emirlerine uymaya, yasaklarından kaçınmaya, yani âmel-i salihi uygulamaya götürür.

Peki, âmel-i salihe aykırı davranışlarımız olmaz mı? Kendimizi günahsız mı bilmeliyiz? Hayır! Çünkü beşeriz ve insanız. Kendimizi günahsız bilemeyiz. Esasen kendini günahsız bilmek, ciddî bir yanılmadır. Fakat, günahlarımız karşısında Allah’ın Äžafûr, Gaffâr, Tevvâb, Afüvv, Settâr olduğunu aklımızdan çıkarmamalı; günahlarımızdan muhakkak pişmanlık duymayı ve muhakkak Allah’a sığınmayı ihmal etmemeliyiz.

“Lâ ilâhe illallah diyen Cennete girer”3 buyuran Peygamber Efendimiz (asm), bir diğer hadislerinde “Îmânınızı lâ ilâhe illallah sözüyle tazeleyiniz”4 buyurmuştur. Demek ömrümüz oldukça, hayatımız sürüp gittikçe îmânımızı her an tazelemek ve taze tutmak önemli bir yükümlülük halinde üzerimizde bulunuyor.

Yaşadığımız sürece îmânı her an tazelemenin ve tâze tutmanın gerekçesini açıklayan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri; insanın her âleminin her yeni zaman biriminde değiştiğini, değişen her âlemde îmânını tâze tutmasının vazgeçilmez bir aktivite olduğunu, çünkü insanın her an farklı olaylarla yüz yüze bulunduğunu ve farklı olaylara farklı tepkiler verdiğini ve farklı tecellîlere farklı duygularla yaklaştığını, bu farklı tepkilerin imanı zedelememesi için “her geçen anda” imanın yaşanması gerektiğini, bunun için de her geçen anda inanarak “lâ ilâhe illallah” demenin bir zarûret halini aldığını bildirmiştir. Üstad Saîd Nursî’ye göre, nitekim insan her yıl, hattâ her gün, hattâ her saat farklı birer fert sayılmaktadır. Yani insanın hem şahsı, hem âlemi her yıl, her gün, her saat değişmekte ve yenilenmektedir. Öyleyse insan her değişen yeni âleminde îmânını da yenilemeye muhtaç ve mecbur bulunmaktadır.5

Risâle-i Nûr’u bilerek ve anlayarak okumak Allah’ın izniyle iman-ı tahkikiyi kazandırır. Îmân-ı tahkiki doğrudan amele yansır, amel-i salih olarak tezahür eder ve insanı takvâ sahibi kılar. İşte Peygamber Efendimiz’in (asm) iman çizgisinde işâret buyurduğu dosdoğru olmak budur. Ömrün sonuna kadar îman amel-i salih olarak davranışlarımızı disipline eder; âmel-i sâlih de îmânımızı artırır ve inkişaf verir. Yani îmânla amel-i salih ömrün sonuna kadar birbirini besler ve takviye eder. Bu süreçte iken gelen Azrâil (as) ise, insanın ruhunu inşallah îmânla teslim alır.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri Allah’a iman içerisinde bir an yaşamanın, imansız binler sene yaşamaya bedel olduğunu, bir an Allah’ın rızâsı dâiresinde bulunmanın, hadsiz varlık nurlarını kazandıracağını muhtelif Risâlelerde vurgular.6 Peygamber Efendimiz’in (asm), “Kim ki son sözü lâ ilâhe illallah olursa Cennete girer” hadisinin tefsîri mahiyetinde bir iman müjdesidir bu. Yani esas olan Allah’a imanın farkında olmak, şuurunda bulunmak, Allah korkusunu dem ve damarlarımıza kadar yaşamaktır. Esas olan ömrümüz kaldıkça bu îmânda sâdık kalmak ve son nefesimizi Allah’a îmân içerisinde teslim etmektir.

Cenâb-ı Hak cümlemizi îmân-ı kâmilden ve istikâmetten ayırmasın. Âmin.

Dipnotlar:
1- Müslim, İman 62, (38);
2- Yâsîn Sûresi, 36/60, 61, 62.
3- Riyâzu’s-Sâlihîn, 416.
4- et-Terhib ve’t-Terğib, 2/415.
5- Mektûbât, s. 319.
6- Mektûbât, s. 280; Lem’alar, s. 256.

dini sohbet,islami sohbet,dini chat,nur sohbet,dini forum,islami sohbet

« Devamını okuyun...

Korku ne zaman belâ olur? Dini Sohbet

Korku ne zaman belâ olur? Dini Sohbet

Bir kitapta korkunun küfür olduğunu okudum. Korku küfür olabilir mi? Bende bazen çok titizlik ve cesaretsizlik halleri hâkim oluyor. Bunların korku ile bir bağlantısı var mı?”

Korku lügatte tehlike ânında duyulan endişe, kaygı, tasa, ürküntü ve dehşet alma hali olarak açıklanmıştır. Korku ile küfrü özdeşleştirmek doğru değildir. Korku çok yersiz ve gereksiz olsa bile, küfür sayılmaz. Çünkü küfür, Allah’ı ve Allah’a ait değerleri “inkârdan” başka bir şey değildir.

Korkunun insan fıtratına yerleştirilmiş bir duygudan ibaret olduğunu beyan eden Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, korkuyu yöneldiği makam itibariyle iki gurupta inceler: Bedîüzzaman’a göre korku ya halka, ya da Hâlık’a dönük olarak yaşanır. Yani insan ya Allah’ın yarattıklarından korkar, ya da Allah’tan. Üçüncü bir ihtimal yoktur.

Kur’ân insanları Allah korkusuna çağırır. Rabb’inden “korkan” kimseye “iki Cennet” vaad eden 1 Cenâb-ı Hak başka bir âyette, “Benden korkun!” 2 buyurur. Bir başka âyette ise, “Allah Kendisinden korkmanızı emrediyor.” 3 buyurulur.

Peygamber Efendimiz de (asm) bizi Allah korkusuna çağırıyor: “Bir mü’minin kalbinde korku ile ümit birlikte bulunursa, muhakkak Aziz ve Celil olan Allah ona umduğunu verir, korktuğundan da emin kılar.” 4 buyuran Allah Resulü (asm), bir hadis-i kudsîde de, Allah’ın şu sözünü naklediyor: “İzzetime ve celâlime yemin ederim ki, bir kuluma iki emniyeti ve iki korkuyu birden vermem: Kulum dünyada azabımdan emin olursa, kullarımı topladığım Kıyâmet Gününde ona korku veririm. Kulum dünyada Benden korkarsa, kullarımı topladığım gün onu azabımdan emin kılarım.” 5

Allah’tan korkmanın, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup sığınmak demek olduğunu kaydeden Üstad Saîd Nursî Hazretleri, korkunun bir kamçı olduğunu ve kişiyi Allah’ın rahmet kucağına attığını beyan eder. Bedîüzzaman’a göre, Allah korkusu ile Allah’ın merhametine, mağfiretine, affına, sevgisine, şefkatin, rahmetine ve re’fetine mazhar olunur. Bir anne yavrusunu korkutmakla, nasıl ki, onu şefkat sinesine çekmiş olur. Öyle ki, anne korkusu yavru için gayet lezzetlidir. Çünkü bu korku kendisini annesinin sıcak kucağına çekiyor. İşte, bütün annelerin şefkatlerini toplasanız, Allah’ın rahmetinin sadece bir pırıltısından ibaret kalır. Öyleyse sonsuz şefkat ve hadsiz merhamet Sahibi olan Allah’tan korkmakta büyük bir “lezzet” olduğu böylece ortaya çıkmış oluyor. Üstelik Allah’tan korkan, Allah’tan başkasının çirkin, neticesiz, musîbetli ve belâlı korkularından da kurtulur.

Allah korkusu olmadığında, kişi, korku duygusunu mutlaka kullanacaktır ve bu defa Allah’tan başka şeylerden korkmaya mecbur ve mahkûm olacaktır. Hatta öyle şeylerden korkacaktır ki, o korku sonuçta hiçbir işe yaramayacağı gibi, korkulan şeyin ne merhameti, ne acıması ve ne de şefkati söz konusu olmayacaktır. Bilâkis böyle korkular insan ruhuna elem verici belâlar, ıztırap verici acılar ve yürek yakıcı hüzünler dolduracaktır. Böylece insan, yüreğinde Allah’tan başka şeylerin korkusunu taşımanın cezasını “ivedilikle” görmüş olacaktır. 6

Yaratıklara karşı duyulan korkunun aşırı boyutu, yani “korkaklık” derecesi için dalâlet olduğu söylense de; küfrü gerektirdiğini söylemek ölçüsüzlük olur ve aklî bir hüküm olmaz. Çünkü korku damarı zaten normal ölçülerde hayatı korumak için verilmiştir. Beş altı ihtimalden bir ihtimal ile korkmak ihtiyattandır, meşrûdur, vücudun kendisini savunduğu bir mekanizmadır. Otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile korkmak ise en fazla evhamdır, korkaklıktır, hayat için azaptır. 7 Ama hangi derecesi olursa olsun, korku ile küfrü ve inkârı bütünleştirmenin sağlıklı bir izah biçimi olamaz.

Korkaklığın altında en fazla, psikolojik bir rahatsızlık arayabiliriz. Aşırı titizlik, aşırı duyarlılık, aşırı hassasiyet ve aşırı cesaretsizlik halleri ise, hayatın ve imtihanın bir cilvesi olarak yer yer kendimizi kurtaramadığımız birer günübirlik tavırlardan ibarettir. Her zaman cesaretsiz değilizdir. Mutlaka cesaretli olduğumuz günler ve konular da vardır. Öyleyse kendimizi bir yönümüzle değil; her yönümüzle ele alalım ve kendimize haksızlık etmeyelim.

Beğenmediğimiz huylarımız vardır elbet, olmalıdır da. Unutmayalım ki, beğenmediğimiz huylarımızı “görmek ve itiraf etmek” bir kemaldir, bir olgunluktur, bir iyi huydur. Islâhı için ilk adımı attığımızın işaretidir.

Hiç şüphesiz, kendimizi beğenmemeye gayret edeceğiz. Bilelim ki, bu ince tecessüslerimiz, Kur’ân’ın bizde görmek istediği “nefsi levm etmekten ve kınamaktan” 8 öte bir şey değildir. Kur’ân’ın övdüğü ve teşvik ettiği şey ise, ancak hayırdır, hayır getirir.

Dipnotlar:
1- Rahmân Sûresi, 55/46.
2- Bakara Sûresi, 2/40.
3- Âl-i İmrân Sûresi, 3/28.
4- Câmiü’s-Sağîr, 3/3348.
5- a.g.e., 3/2896.
6- Sözler, s. 322.
7- Mektûbât, s. 404.
8- Kıyâmet Sûresi, 75/2.

dini forum,dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,islami forum

« Devamını okuyun...

İmanda doğru olmak,Dini Sohbet

İmanda doğru olmak,Dini Sohbet

İman ile hayatımız nasıl bütünlük kazanacak? Kabre imanla girmeyi nasıl sağlayabiliriz?”

Süfyan İbnu Abdullah es-Sakafî (ra) anlatıyor: “Dedim ki: Ey Allah’ın Resûlü, bana İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka hiç kimseye İslâm’dan sormaya ihtiyaç bırakmasın”

Resûlullah Efendimiz (asm) şu cevabı verdi:

“Allah’a îmân ettim de; ve sonra dosdoğru ol”1

İşte bütün mesele bu: “‘Allah’a iman ettim’ demek; sonra dosdoğru olmak!”

Dosdoğru olanlar, yapmakla yükümlü oldukları emirleri kavramakta gecikmezler. Doğruluk, bu kimselerin rehberleri olur. Kalplerinde önce imanla doğruluk bütünleşmiştir.

Fakat şeytan başımızdadır; görevini yapacaktır; bizi dosdoğru çizgimizden saptırmak, istikametimizi bozdurmak, ayağımızı kaydırmak, bizi sırat-ı müstakîmden alıkoymak ve bizi Allah’ın rızasının uzağına atmak için var gücüyle, ama var gücüyle şeytan çalışıyor. Kur’ân’ın en öncelikli uyarısı da, şeytana aldanmamak hakkındadır nitekim. Kur’ân o kadar nettir ki bu konuda; şöyle buyuruyor: “Ey Âdemoğulları! Size ‘Şeytana tapmayın! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır’ demedim mi? Ve ‘Bana ibadet ediniz. Doğru yol budur!’ demedim mi? Şeytan sizden pek çok toplulukları kandırdı. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?”2 İmandan sonra amel-i salihte muvaffak olmak, mü’minin hayatında önemli bir yükümlülüktür. Amel-i sâlihi yaşamak, esasen dosdoğru olmak demektir. Çünkü amel-i sâlih esaslarını belirleyen, imanla bağlandığımız Rabbimizden başkası değildir. Öyleyse içimizdeki doğruluk bizi Allah’ın emirlerine uymaya, yasaklarından kaçınmaya, yani amel-i salihi uygulamaya götürür. Amel-i salihi yaşamak, Cennete girmek kadar lezzetlidir. Çünkü her amel-i salih birer Cennet amelidir.

Peki, amel-i salihe aykırı davranışlarımız olmaz mı? Kendimizi günahsız mı bilmeliyiz? Hayır! Çünkü beşeriz ve insanız. Kendimizi günahsız bilemeyiz. Esasen kendini günahsız bilmek, ciddî bir yanılmadır. Fakat günahlarımız karşısında Allah’ın Äžafûr, Gaffar, Tevvâb, Afüvv, Settâr olduğunu aklımızdan çıkarmamalı; günahlarımızdan muhakkak pişmanlık duymayı ve muhakkak Allah’a sığınmayı ihmal etmemeliyiz.

Bir hadislerinde “Lâ ilâhe illallah diyen Cennete girer”3 buyuran Peygamber Efendimiz (asm), bir diğer hadislerinde “İmanınızı lâ ilâhe illallah sözüyle tazeleyiniz”4 buyurmuştur. Demek ömrümüz oldukça imanımızı her an tazelemek ve taze tutmak önemli bir yükümlülük hâlini alıyor. Yaşadığımız sürece imanı her an tazelemenin ve taze tutmanın gerekçesini açıklayan Bedîüzzaman Hazretleri; insanın her âleminin her yeni zaman biriminde değiştiğini, değişen her âlemde imanını taze tutmasının vazgeçilmez bir aktivite olduğunu, çünkü insanın her an farklı olaylarla yüz yüze bulunduğunu ve farklı olaylara farklı tepkiler verdiğini ve farklı tecellilere farklı duygularla yaklaştığını, bu farklı tepkilerin imanı zedelememesi için “her farklı anda” imanın yaşanması gerektiğini, bunun için de her farklı anda inanarak “lâ ilâhe illallah” demenin bir zaruret halini aldığını bildirmiştir. Üstad Saîd Nursî’ye göre, nitekim insan her yıl, hatta her gün, hatta her saat farklı birer fert sayılmaktadır. Yani insanın hem şahsı, hem âlemi her yıl, her gün, her saat değişmekte ve yenilenmektedir. Öyleyse insan her değişen yeni âleminde imanını da yenilemeye muhtaç ve mecbur bulunmaktadır.5

İmanımızı tahkikî derecede kazanmak hedefimiz olmalı. Kabre imanla girmek böylece kolaylaşmış olur. Bunun yolu asrımızda Risâle-i Nur’dan geçiyor. Risâle-i Nur okumak Allah’ın izniyle iman-ı tahkikîyi kazandırıyor. İman-ı tahkikî doğrudan amele yansıyor, amel-i salih olarak ortaya çıkıyor ve insanı takva sahibi kılıyor. Bu da bizim eşsiz Cennet lezzetini dünyada tatmamız demektir.

İman, ömrün sonuna kadar amel-i salih olarak davranışlarımızı disipline eder; amel-i sâlih de imanımızı arttırır ve inkişaf verir. Yani imanla amel-i salih ömrün sonuna kadar birbirini besler ve takviye eder. Bu süreçte iken gelen Azrail (as) ise, insanın ruhunu inşallah imanla teslim alır.

Bedîüzzaman Hazretleri, Allah’a iman içerisinde bir an yaşamanın, imansız binler sene yaşamaya bedel olduğunu, bir an Allah’ın rızası dairesinde bulunmanın, hadsiz varlık nurlarını kazandıracağını muhtelif Risâlelerde vurgular.6 Peygamber Efendimiz’in (asm), “Kim ki son sözü lâ ilâhe illallah olursa Cennete girer” hadisinin tefsiri mahiyetinde bir iman müjdesidir bu. Yani esas olan Allah’a imanın farkında olmak, şuurunda bulunmak, Allah korkusunu dem ve damarlarımıza kadar yaşamaktır. Esas olan ömrümüz kaldıkça bu imanda sadık kalmak ve son nefesimizi Allah’a iman içerinde teslim etmektir.

Dipnotlar:

1- Müslim, İman 62, (38);

2- Yâsîn Sûresi, 36/60, 61, 62;

3- Riyâzu’s-Sâlihîn, 416;

4- et-Terhib ve’t-Terğib, 2/415;

5- Mektûbât, s. 319; 6- Mektûbât, s. 280; Lem’alar, s. 256

dini forum,dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,islami forum

« Devamını okuyun...

Fasık, imansız değildir ,Dini Sohbet

Fasık, imansız değildir ,Dini Sohbet

İnanıp amel etmeyen kimselerin durumu nedir? Dinî vecibelerini yerine getirmeyen kimselere imansız denir mi? Yoksa böyle kimseler münafık mıdırlar? Müslüman ve dinî vecibelerini yerine getiren anne babanın iman ettiği halde amelsiz çocuklarını hangi kategoriye alacağız? Fasık kime denir?”

Kur’ân’da birçok âyette imandan hemen sonra “amel-i salih” kavramının zikredilmesi, inancımızı yaşamamız gereğinin üzerimizde önemli bir insanlık ve kulluk görevi olarak bulunduğunu gösterir. “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır”1 âyetlerinde iman ile salih amelin sabır isteyen birer hak ve gerçek olduğunu vurgulayan Kur’ân-ı Kerim, “İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar Cennet ashabıdırlar. Onlar orada devamlı kalıcıdırlar”2 âyetinde de iman ile salih amel sahiplerinin ebedî Cennet ile mükâfatlandırılacaklarını bildirir.

Münafığın tanımı hakkında Kur’ân’da şu açıklamaları buluruz: “İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve mü’minleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.”3

Bu âyetlerin genişçe tefsirini yapan Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre münafıklar:

1- Allah’ı kandırmak gibi imkânsız bir işe kalkıştıkları için ahmaktırlar.

2- Çıkarlarını düşünme çabasıyla kendilerine zarar verdikleri için sefih ve akılsızdırlar.

3- Faydayı zarardan ayırt edemedikleri için cahildirler.

4- Tıynetleri pis, sıhhatlerinin madeni hasta, hayat kaynakları ölmüş rezil kimselerdir.

5- Şifa talebiyle hastalıklarını arttırdıkları için aşağılıktırlar; sürünmeye mahkûmdurlar.

6- Elemden başka bir şey vermeyen bir kuvvetli azap ile tehdit edilmişlerdir.

7- İnanmadıkları halde “inandık” dedikleri için, insanlığın en aşağılık sıfatı olarak yalancıdırlar.4

Fısk ise, haktan yüz çevirmek, ayrılmak, günahta haddini aşmak, dünya hayatı ve mutluluğu için mukaddesât dâhil her şeyi feda etmektir. Fıskın kaynağı, akıl, gazap ve şehvet denilen üç kuvveti ifrat veya tefrit içinde kullanmaktır. Yani bu üç kuvveti abartarak kullananlar, fıska düşerler, büyük günah işlemiş olurlar.5 Başka bir ifadeyle, büyük günahı açıktan işleyen, işlediği günahtan sıkılmayan, mahcup olmayan, günahlarıyla övünen ve zulüm yapmaktan lezzet alan kimselere de fâsık denmiştir.6

Çevremizde bulunan ve imansız olmayan, imanda bizi aldatmayan ve açıktan büyük günah işlemeyen Müslümanları, her ne kadar amelsiz ve günahkâr da olsalar münafık veya fâsık diye nitelememiz, onları dışlamamız, onları kınamamız, onları yargılamamız, onları sınıflandırmamız doğru olmaz. Doğru olan, onlar için duâ etmemizdir. Doğru olan, onlar için de, kendimiz için de Rabb-i Rahîm’den tevfîk ve hidayetini eksik etmemesini dilememizdir. Doğru olan, onların–bilhassa bunlar yakınlarımız ise—bağışlanmaları için Cenâb-ı Hakka niyaz etmemizdir.

Unutmayalım; büyük günah işleyen dinden ve imandan çıkmış olmaz. Çünkü insandaki nefis, her vakit şeytanı dinler.7 Öyleyse fâsık, nefsine ve şeytanına aldanmış kişidir; fakat dinsiz ve imansız kişi değildir.

Dinsiz ve imansız, ya kâfirdir, ya münafıktır. İmansızlığını gizlemiyorsa, kâfirdir; gizliyorsa münafıktır. Fakat gizleyen kimsenin gerçek hâlini de biz ancak Allah’a havale ederiz. İnandığını söyleyen kimseyi münafıklıkla itham edemeyiz.

Müslüman ve dinî vecibelerini yerine getiren anne babanın, iman ettiği halde amelsiz çocukları için neden bir kategori bulamıyoruz? Onlar şüphesiz Müslüman’dırlar. Böyle gençlerin imansız olduklarını iddiâ edemeyiz. Ancak böyle gençlere karşı gerek anne ve baba olarak, gerekse arkadaş, akraba, yakın çevre ve toplum olarak üzerimize düşen görevlerimizi yapmadığımızı söyleyebiliriz. Onlara iğne batıracaksak, kendimize çuvaldız batırmalıyız. Yakınlarımıza ve çevremize karşı gerek namaz, gerek sair ibadetlerle ilgili sorumlulukları konusunda izlememiz gereken yol, özetle şu olmalıdır: 1- Elimizden geldiği kadar sevdirmek ve müjdelemek, 2- Kayıtsız tavırlarına sabretmek, 3- İbadette muvaffak olmaları için Cenâb-ı Allah’a duâ etmek.

Cenâb-ı Hak cümlemize inanmayı ve inancını doğru biçimde yaşamayı nasip etsin ve kolay kılsın. Âmin.

Dipnotlar:

1- Asr Sûresi: 1–3;

2- Bakara Sûresi: 82;

3- Âyetin devamı için bakınız: Bakara Sûresi: 8-20;

4- İşârâtü’l-İ’câz, s. 87;

5- İşârâtü’l-İ’câz, s. 215;

6- Mektûbât, s. 268;

7- Lem’alar, s. 78

dini forum,dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,islami forum

« Devamını okuyun...

Îman lezzeti ,Dini Sohbet

Îman lezzeti ,Dini Sohbet

Haftada bir gün derslere katılıyorum. Ama bunu kendime yeterli görmüyorum. Ben her nefes alışımda Risâle-i Nur’u koklamak istiyorum. Bunu nasıl sağlarım?”

Süfyan İbnu Abdullah es-Sakafî (ra) anlatıyor: “Dedim ki: Ey Allah’ın Resûlü, bana İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka hiç kimseye İslâm’dan sormaya ihtiyaç bırakmasın.”

Resûlullah Efendimiz (asm) şu cevabı verdi:
“Allah’a iman ettim de; ve sonra dosdoğru ol” 1
İşte bütün mesele bu: “ ‘Allah’a îmân ettim’ demek; sonra dosdoğru olmak!”
Dosdoğru olanlar, yapmakla yükümlü oldukları emirleri kavramakta gecikmezler. Doğruluk, bu kimselerin rehberleri olur. Kalplerinde önce imanla doğruluk bütünleşmiştir.

Fakat şeytan başımızdadır; görevini yapacaktır; bizi dosdoğru çizgimizden saptırmak, istikametimizi bozdurmak, ayağımızı kaydırmak, bizi sırat-ı müstakimden alı koymak ve bizi Allah’ın rızâsının uzağına atmak için var gücüyle, ama var gücüyle çalışıyor. Kur’ân’ın en öncelikli uyarısı da, şeytana aldanmamak hakkındadır nitekim. Kur’ân o kadar nettir ki bu konuda; şöyle buyuruyor: “Ey Âdem oğulları! Size ‘Şeytana tapmayın! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır’ demedim mi? ‘Ve Bana ibâdet ediniz. Doğru yol budur!’ demedim mi? Şeytan sizden pek çok toplulukları kandırdı. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” 2

İmandan sonra amel-i salihe muvaffak olmak, mü’minin hayatında önemli bir yükümlülüktür. Amel-i sâlihi yaşamak, esasen dosdoğru olmak demektir. Çünkü amel-i sâlih esaslarını belirleyen, imanla bağlandığımız Rabb’imizden başkası değildir. Öyleyse içimizdeki doğruluk bizi Allah’ın emirlerine uymaya, yasaklarından kaçınmaya, yani amel-i salihi uygulamaya götürür. Amel-i salihi yaşamak, Cennete girmek kadar lezzetlidir. Çünkü Cennet amelidir.

Peki, amel-i salihe aykırı davranışlarımız olmaz mı? Kendimizi günahsız mı bilmeliyiz? Hayır! Çünkü beşeriz ve insanız. Kendimizi günahsız bilemeyiz. Esasen kendini günahsız bilmek, ciddî bir yanılmadır. Fakat, günahlarımız karşısında Allah’ın Ğafûr, Gaffâr, Tevvâb, Afüvv, Settâr olduğunu aklımızdan çıkarmamalı; günahlarımızdan muhakkak pişmanlık duymayı ve muhakkak Allah’a sığınmayı ihmal etmemeliyiz.

Bir hadislerinde “Lâ ilâhe illallah diyen Cennete girer” 3 buyuran Peygamber Efendimiz (asm), bir diğer hadislerinde “Îmânınızı lâ ilâhe illallah sözüyle tazeleyiniz.” 4 buyurmuştur. Demek ömrümüz oldukça îmânımızı her an tazelemek ve taze tutmak önemli bir yükümlülük halini alıyor. Yaşadığımız sürece îmânı her an tazelemenin ve tâze tutmanın gerekçesini açıklayan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri; insanın her âleminin her yeni zaman biriminde değiştiğini, değişen her âlemde îmânını tâze tutmasının vazgeçilmez bir aktivite olduğunu, çünkü insanın her an farklı olaylarla yüz yüze bulunduğunu ve farklı olaylara farklı tepkiler verdiğini ve farklı tecellîlere farklı duygularla yaklaştığını, bu farklı tepkilerin imanı zedelememesi için “her farklı anda” imanın yaşanması gerektiğini, bunun için de her farklı anda inanarak “lâ ilâhe illallah” demenin bir zarûret halini aldığını bildirmiştir. Üstad Saîd Nursî’ye göre, nitekim insan her yıl, hattâ her gün, hattâ her saat farklı birer fert sayılmaktadır. Yani insanın hem şahsı, hem âlemi her yıl, her gün, her saat değişmekte ve yenilenmektedir. Öyleyse insan her değişen yeni âleminde îmânını da yenilemeye muhtaç ve mecbur bulunmaktadır.5

Risâle-i Nûr’u bilerek ve anlayarak okumak Allah’ın izniyle iman-ı tahkikiyi kazandırır. Îmân-ı tahkiki doğrudan amele yansır, amel-i salih olarak tezahür eder ve insanı takvâ sahibi kılar. Bu da bizim eşsiz Cennet lezzetini dünyada tatmamız demektir. Risâle-i Nur’un câzibesi, okuyucusunu bir mıknatıs gibi çekmesi, hiç usançlık vermemesi ve içimizde doğan, her nefeste Risâle-i Nur’u koklama hazzı ve isteğinin temel sebebi budur. Risâle-i Nur’un bizi Cennetle buluşturmasıdır.

İman, ömrün sonuna kadar amel-i salih olarak davranışlarımızı disipline eder; amel-i sâlih de îmânımızı arttırır ve inkişaf verir. Yani imanla amel-i salih ömrün sonuna kadar birbirini besler ve takviye eder. Bu süreçte iken gelen Azrâil (as) ise, insanın ruhunu inşallah îmânla teslim alır.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri Allah’a iman içerisinde bir an yaşamanın, imansız binler sene yaşamaya bedel olduğunu, bir an Allah’ın rızâsı dâiresinde bulunmanın, hadsiz varlık nurlarını kazandıracağını muhtelif Risâlelerde vurgular.6 Peygamber Efendimiz’in (asm), “Kim ki son sözü lâ ilâhe illallah olursa Cennete girer.” hadisinin tefsîri mahiyetinde bir iman müjdesidir bu. Yani esas olan Allah’a imanın farkında olmak, şuurunda bulunmak, Allah korkusunu dem ve damarlarımıza kadar yaşamaktır. Esas olan ömrümüz kaldıkça bu îmânda sâdık kalmak ve son nefesimizi Allah’a îmân içerisinde teslim etmektir.

Dipnotlar:
1- Müslim, İman 62, (38).
2- Yâsîn Sûresi, 36/60, 61, 62.
3- Riyâzu’s-Sâlihîn, 416.
4- et-Terhib ve’t-Terğib, 2/415.
5- Mektûbât, s. 319.
6- Mektûbât, s. 280; Lem’alar, s. 256.

dini forum,dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,islami forum

« Devamını okuyun...

Hak ve bâtıl üzerine ,Dini Sohbet

Hak ve bâtıl üzerine ,Dini Sohbet

Hak ne demektir? Batıl ne demektir? Hak ile bâtılı nasıl bilip ayırt edeceğiz? Bâtıla gidenler de hak diye gidiyorlar. Bu durumda hakkı nasıl gösterip ispat edeceğiz?”

Hak, Allah’ın kitabında emir ve tasvip buyurduğu, ölçüsünü, boyutlarını ve sınırlarını yine bizzat vahiyle çizdiği, devamında cenneti vaad ettiği esenlik ve insanlık yoludur. Bâtıl ise, Allah’ın kitâbında uyardığı ve nehyettiği aykırı ve tutarsız yolların tamamıdır. Bâtıl yolların kalıcılığı ve yaşanması hususunda şeytanın bir hayli çaba ve gayretleri var. Hak yolda ise, Allah muîn ve yardımcıdır.

Hak ile bâtılı ayırt etmek için Allah’ın kitabına ve Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetine itimad etmeliyiz. Başka bir mihenk ve ölçü aramamalıyız. Bilmeliyiz, itimad etmeliyiz ve inanmalıyız ki, Allah’ın kitabına ve Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetine aykırı olan her görüş, düşünce, yol, tarz, biçim ve şekil bâtıldır. Kitabullahta ve Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetinde tasvip gören her yol, görüş, düşünce, tarz ve biçimse haktır, hakikattir, güzeldir, doğrudur, güvenlidir, selâmetlidir, emîndir. Nitekim Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara tutunursanız dalâlete ve bâtıla girmezsiniz. Bunlar: Allah’ın Kitabı ve Resûlullah’ın (asm) sünnetidir” buyurmuştur.

Esâsen, Allah Teâlâ’nın isimlerinden birisidir “Hak” 1. Hak ismi, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da Kendi Zât-ı Akdes’i için zikrettiği esmâdandır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Sonra Hak ve Mevlâ’ları olan Allah’a döndürülürler. Dikkat edin; hüküm O’nundur. Ve O, hesap görenlerin en sür’atlisidir”2 Bir diğer âyette Cenâb-ı Hak; “İşte Hak olan Rabb’iniz Allah budur! Hakk’ın dışında ancak dalâlet vardır! O halde (dalâlete) nasıl döndürülüyorsunuz?”3 buyurmaktadır.

Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk’ın zâtı hak, mevcûdiyeti hak, vahdâniyeti hak, isimleri ve sıfatları hak, vahyi, kelâmı ve emri hâlis hak ve hakîkattır. Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyeti haktır ve gerçektir; Varlığı Kendi’nden ve zorunludur; Zâtı hakîkî mevcuttur. Cenâb-ı Hak hakkı emreder, hakkı ister, haktan râzı olur, haksızlığı nehyeder. Hakkı inkâr etmek küfrândır, butlândır, dalâlettir, zulmettir, vahâmettir, hasârettir.

Hak ismi gereğince insanın hiçbir amelinin boşa gitmeyeceğini beyan eden4 Bedîüzzaman Hazretleri, yapılan iyiliklerin, ibâdetlerin ve hizmetlerin mükâfâtının da, işlenen kötülüklerin cezâsının da muhakkak görüleceğini kaydeder. Bedîüzzaman Hazretlerine göre, Hak ismi tek başına Haşrin vukûuna delil olan isimlerdendir. Zîrâ hâdiselere dikkatle bakılsa görülecektir ki: Şu dünyada hiç kimse ve hiçbir canlı yaratılış bakımından haksızlığa uğratılmamakta; her canlıya ve herkese, hayatı ile birlikte sahip olduğu bütün haklar kâmilen verilmektedir.5 İnsanın ebede uzanan istek ve ihtiyaçlarının giderilmesi, yaptığı hizmet ve ibâdetlerin mükâfâtının verilmesi, hatâlarının ya affa uğraması, yahut hesabının sorulması, zulümlerinden ve haksızlıklarından dolayı muâheze edilmesi, mâsum veya mazlûm olduğunda hakkının zâlimlerden alınması, hayır ve hasenât adına kimin ne ameli varsa–az/çok—hepsinin sevâbının eksiksiz verilmesi İsm-i Hakk’ın gereğidir. 6

Saîd Nursî Hazretlerine göre insan, Kur’ân’ın verdiği bütün haberlere “hak” nazarıyla bakmalı ve inanmalıdır. Bu çerçeveden meselâ, öldükten sonra dirilmek, haşir, şefaat, Cennet, Cehennem ve ebedî hayatla ilgili haberler Kur’ân’a dayandığından, “hak”tır. İnsan, bunların vâki olacağını fıtraten de hissedebilir. Çünkü fâni ve geçici bir hayat, en büyük saltanat da olsa, insanı aslâ doyurmamaktadır. Öyle ki, yüksek bir saltanat içinde, fakat sonu hiçlikle ve yoklukla biten bir milyon senelik bir “fânî ömür”, insan hayâlini tatmin etmekten uzaktır. İnsan fıtratı “hiçliğe, sırf ademe ve yokluğa” aslâ râzı olmamaktadır. Başka bir ifâdeyle, en büyük fânî, insanın en küçük duygusunu tatmin etmemektedir. Öyleyse, insanın sırf ebede uzanan duyguları, âhiret hayatının “hak” olduğunu açık bir dil ile haber vermektedir. Hak ismiyle yakînen anlıyoruz ki, bu dünya insana bir misâfirhane ve âhireti için bir bekleme salonundan ibârettir. Âhiret hayatı gelecektir. İnsan ebede gidecektir.7

Fâtır-ı Hakîm’in, bizâtihî “Hak” olduğundan mahlûkâtın hiçbir hukûkunu zâyi etmediğini ve etmeyeceğini vurgulayan Bedîüzzaman Hazretleri, ölmüş yeryüzünü gözümüz önünde yüz binler defa ihyâ eden Cenâb-ı Hakk’ın; ölmüş insanı da vaad ettiği gibi ihyâ edeceğinin ve insana yepyeni bir hayat ihsân edeceğinin, yalnız “Hak” isminden anlaşılabileceğini kaydeder.8

Dipnotlar:

1) Tirmizî, Daavât, 86;

2) En’am Sûresi, 6/62;

3) Yûnus Sûresi, 10/32;

4) Mektûbât, s. 222;

5) Sözler, s. 586;

6) Şuâlar, s. 199;

7) Sözler, s. 84;

8) Sözler, s. 381.

dini forum,dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,islami forum

« Devamını okuyun...

« Önceki Yazılar

Sonraki Yazılar »