Tevhidedavet

Burası category.php şablonu, Kader kategorisindeki yazılar görüntüleniyor.

Kader mahkûmu” ne demek,Dini Sohbet,islami sohbet

  • Tarih : 29 Haziran 2012
  • Kategori : Kader
  • Yorum Yok

Sual: Cezaevindeki hapislere kader mahkûmu veya kader kurbanı demek caiz midir?
CEVAP
Hayır ve şer, yani her şey Allahü teâlânın takdiriyle olduğu için, hapse düşmeyi kaderden bilmekte mahzur yoktur, ancak suçu kadere yüklemek caiz değildir. İçki içip veya başka günah işleyip, (Ne yapayım kaderim böyleymiş, alnıma böyle yazılmış) diyerek, suçu kadere yani Allahü teâlâya yüklemek asla caiz olmaz. Bunun gibi, kızıp birisini öldüren kimsenin de, (Ne yapayım, kaderim böyleymiş, kader kurbanıyım) diyerek, suçu kadere yani Allahü teâlâya yüklemesi caiz olmaz. Bu bakımdan kader kurbanı demek caiz olmadığı gibi, kader mahkûmu demek de caiz olmaz.

Kader, insanın ömür boyu neler yapacağını, Allahü teâlânın ezeli ilmiyle bilmesi demektir, yoksa bize zorla yaptırması demek değildir. Bu bakımdan kader mahkûmu tabirini kullanmamalıdır.

İrhas nedir?
Sual: Peygamberlerin, peygamberlikleri bildirilmeden önce gösterdiği harikalara ne denir?
CEVAP
İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: İsa aleyhisselamın beşikte konuşması, kuru ağaçtan taze hurma isteyince eline hurma gelmesi, Muhammed aleyhisselam çocukken göğsünün yarılıp, kalbinin yıkanıp temizlenmesi, başının üstünde bulut bulunması, ağaçların, taşların kendisine selam vermeleri gibi, peygamberliği bildirilmeden önce hâsıl olan harikalara, mucize denmez. Bu harikalara, bu kerametlere, (İrhas) yani başlangıçlar denir. Peygamberliği kuvvetlendirmek içindir. (İsbat-ün-nübüvve)

Hürmet-i musahere
Sual: Hürmet-i musahere nedir?
CEVAP
Karşı cinse, şehvetle dokunmakla veya şehvetle ön avret yerine çıplak olarak bakmakla hâsıl olan duruma, hürmet-i musahere denir. Bir erkek, bir kadının herhangi bir yerine şehvetle dokununca, o kadının neseple veya sütle olan anası ve kızlarıyla, o erkeğin evlenmesi haram olur. Şehvetle dokunan kadınsa, o erkeğin neseple veya sütle olan babası ve oğullarıyla, o kadının evlenmesi haram olur. Kadın için, oğlu, damadı, babası ve kayınpederi; erkek için ise, kızı, gelini, annesi ve kayınvalidesi dışında, başka biriyle hürmet-i musahere olmasının nikâha zararı olmaz.

* * *

Sual: (Güzel bir kadına güzel diyen kâfir olur) deniyor. Doğru mudur?
CEVAP
Güzel kadına güzel demek küfür olmaz. Harama helal veya harama güzel demek küfür olur. Mesela açık saçık giyinen kadının bu hâline güzel denirse küfür olur.

Dini Sohbet – iSlami Sohbet, dinisohbet, dini sohbet odalari, dini sohbetler, dini forum, Dini Chat,

« Devamını okuyun...

Cennet-mekân annelerimize,Dini Sohbet

  • Tarih : 1 Haziran 2012
  • Kategori : Kader
  • 1 Yorum

Cennet-mekân annelerimize,Dini Sohbet,islami sohbet

Ya Rabbi! Bana öğüt ver” diye duâ etti. Cenâb-ı Allah: “Rabbinin hukukuna riayet et” buyurdu.

Musâ aleyhisselam tekrar öğüt istedi. Allah (cc) şöyle buyurdu:
“Annenin hakkını gözet”
Musâ aleyhisselâm tekrar öğüt istedi. Allah (cc) tekrar: “Annenin hakkını gözet” buyurdu.
Ebû Hüreyre radiyallahü anh bildirmiştir: Bir gün bir adam geldi ve Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’a sordu: “Ey Allah’ın Resûlü! İnsanlar içinde iyi muâmele etmeme en fazla lâyık olan kimdir?”
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: “Annendir!” buyurdu. Adam: “Sonra kimdir?” dedi. Resûlullah (asm): “Annendir!” buyurdu. Adam: “Sonra kimdir yâ Resûlallah?” dedi. Peygamber Efendimiz (asm): “Annendir!” buyurdu. Adam yeniden: “Sonra kimdir?” dedi. Allah Resûlü (asm) ,“Sonra babandır!” buyurdu.1
Resûlullah’ın (asm) dilinde anneler babalardan üç kat daha fazla iyi davranış görmeye lâyıktırlar. Çünkü anneler fedâkârdırlar. Anneler evlâtlarına en yakın dostturlar. En sıcak arkadaştırlar. En doğru yoldaştırlar. En içten derttaştırlar. Anneler fazîletlidirler, ihlâslıdırlar, samîmîdirler. Allah için severler, Allah için şefkat ederler, Allah için merhamet ederler, Allah için acırlar, Allah için tahammül ederler, Allah için sabrederler, Allah için râzı olurlar, Allah için duâ ederler, Allah için evlâtlarının hep yarınlarını düşünürler ve evlâtları peşinde Allah için uykuları kaçar!
Öyleyse evlât annesinden nasıl bir davranış görürse görsün,—hoşuna gitse de, gitmese de—annesine karşı sırf Allah için iyi davranmalıdır, nezâketi, nezâheti, inceliği, yumuşak ve tatlı sözlülüğü asla elden bırakmamalıdır.
Anneler karşılıksız severler. İyi günde ve kötü günde, mutlulukta ve hüzünde, sevinçte ve üzüntüde, kıvançta ve acıda, evlât saygı göstersin veya göstermesin, evlât sevsin veya sevmesin, anneler adetâ evlâtları için vardırlar. Karşılıksız sevgilerini yalnız evlâtlarına özgü kılarlar. Evlâtların tek gizli göz yaşı dökenidirler.
Öyleyse evlât, annesinin bir dediğini iki etmemeli, annesine “Öf!…” bile dememeli, “Öf!…” dedirtmemeli, annesine saygıda ve sevgide kusur etmemelidir. Kur’ân’ın şu tavsiyesini kalbine altın yazı ile yazmalıdır: “Rabbin şunu da emretti: Ondan başkasına ibâdet etmeyin. Anne ve babaya da iyilikte bulunun! Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onara sakın ‘Öf!..’ deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle! Onlara merhamet ve tevâzû kanadını ger ve ‘Ey Rabbim! Nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur!’ de.” 2
Anneler şefkat meleğidirler. Anneler çilekeştirler. Anneler evlâtlarının bir gülümsemesine bütün sıkıntılarını unuturlar. Bundandır ki, anneleri doğrudan Kur’ân himâye ediyor. Buyuruyor ki: “Biz insana, anne ve babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zaaftan zaafa düşerek taşıdı! Sütten kesilmesi de iki yıl sürdü. ‘Önce Bana, hemen ardından annene ve babana şükret. Dönüşün ancak Banadır.’ dedik.” 3
Annelerin dilinde duâsında dünyanın genişliği, bereketi; kalbinde, niyâzında âhiretin huzuru ve mutluluğu gizlidir. Annelerin elinde, ayağında âhiretin ebedî saadeti gizlidir. Bundandır ki, Peygamber Efendimiz (asm); “Cennet annelerin ayakları altındadır” 4 buyurmuştur. Annelerin gönlünde Allah’ın rızâsı gizlidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm), “Anne-babasını râzı eden, Allah’ı râzı etmiştir! Anne babasını kızdıran Allah’ı kızdırmıştır!” 5 buyurmuştur.
Anneler, dünyada iyilik yapmayı hak eden en değerli varlıklardır.
Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle; “Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir defîne! Onlara hizmet et! Rızâlarını tahsil eyle! Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin! Eğer rahmet-i Rahmân istersen, O Rahmân’ın vedîalarına ve senin hânendeki emânetlerine rahmet et!” 6
Anneler şüphesiz bir güne sığmaz. Her gün annelerin en özel günüdür. Bu vesileyle, bütün annelere en derin saygılarımızı iletiyor; bütün annelerin anneler gününü tebrik ediyoruz.

DUÂ
Ey Rahmanu’r-Rahim! Verdiğin şefkatle anneciğim bana şefkat etti; anneciğime şefkat et! Verdiğin rahmetle anneciğim bana merhamet etti; anneciğime rahmet et! Taksiratını bağışla! Hatalarını ört! Sıkıntılarını gider! Zorluklarını kolaylıklara tebdil eyle! Duâlarını makbul, amellerini mağfur, sa’yini meşkur eyle! Onu rızana kabul eyle! Âmin!

Dipnotlar:

1- Riyâzu’s-Sâlihîn, 316.
2- İsrâ Sûresi: 23, 24.
3- Lokman Sûresi: 14.
4- Câmiü’s-Sağîr,3/1934.
5- Câmiü’s-Sağîr, 4/1535.
6- Mektûbât, s. 252.

İSLAMİ SOHBET,İSLAMİ FORUM,DİNİ SOHBET,DİNİ DORUM,DİNİ CHAT,DİNİ SOHBETLER

« Devamını okuyun...

Ölümü sevmek mi, ölümden korkmak mı iman-ı kâmilin işidir,Dini Sohbet

  • Tarih : 26 Mayıs 2012
  • Kategori : Kader
  • Yorum Yok

Ölümü sevmek mi, ölümden korkmak mı iman-ı kâmilin işidir,Dini Sohbet

Resulullah Efendimiz (asm), ölmek üzere olan bir genci ziyaret etmişti. Gence buyurdu ki:

“Kendini nasıl hissediyorsun?”
Genç, “Vallahi ya Resulallah, Allah’ın rahmetini umuyorum. Fakat günahlarımdan korkuyorum!” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm), “Bu gibi yerde o ikisi (ümit ile korku) kulun kalbinde bir araya gelirse, Allah muhakkak ona umduğunu verir ve onu korktuğundan emin kılar” buyurdu.1

Peygamber Efendimiz (asm) bir diğer hadislerinde buyurdu ki:

“Her kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse, Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Ve her kim Allah’a kavuşmayı arzu etmezse, Allah da ona kavuşmayı istemez.”
Hazret-i Âişe (ra) dedi ki:

“Ya Resulallah! Hepimiz ölümü sevmeyiz!”
Peygamber Efendimiz (asm), “O manada değil. Fakat mü’min, can verirken Allah’ın rahmeti, rızası ve Cenneti ile müjdelendiği zaman, Allah’a kavuşmayı arzu eder ve Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kâfir ise, Allah’ın azabı ve gazabıyla müjdelenir de, Allah’a kavuşmaktan ve Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz” buyurdu.2

İnsanın ölümle nereye gittiğini ve nereye sevk olunduğunu soran Bediüzzaman Said Nursî, sorusuna kendisi cevap verir:

İnsan öyle bir Cennet hayatına dâvet olunuyor ki, o Cennet hayatının bir saatlik lezzeti, bin senelik mesut, bahtiyar ve rahat dünya hayatıyla elde edilmiyor.

Bundan da ötesi: İnsan öyle bir yüksek huzura dâvet olunuyor ki, o huzurda Allah’ın eşsiz cemâlini görmeye mazhar olmanın bir saati, mutluluk itibarıyla bin senelik Cennet hayatında bulunmuyor.

Bediüzzaman’a göre, insan hiç durmadan böyle bir yüksek huzura gidiyor, götürülüyor ve sevk olunuyor. Öyle ki, insanın, âşık, tutkun ve düşkün olduğu dünya sevgililerinde gördüğü bütün güzellikler, Allah’ın eşsiz güzelliğinin binler perdelerden geçmiş bir nevî gölgesinden ibarettir.

Bütün Cennet, bütün güzellikleriyle Allah’ın rahmetinin bir tek cilvesinden ibarettir. Bütün sevgiler, muhabbetler, aşklar ve cazibeler, Allah’ın bir tek muhabbet pırıltısından ibarettir.

İşte, insan böyle bir Mabud-ı Lemyezel’in ve bir Mahbub-u Lâyezâl’in huzuruna gidiyor ve ebedî ziyafetgâhı olan Cennete çağrılıyor.

Kur’ân’da birçok âyette beyan olunan, “Ona döndürülüyorsunuz.” ifadesi bu yüksek dönüşü haber veriyor.

Öyle ise insan kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek gitmelidir.3

Dipnotlar:
1- Tirmizî, Cenâze, 10.
2- Tirmizî, Cenâze, 67; Müslim, Zikir, 15; Buharî, Rikâk, 41; İbn-i Mâce, Zühd, 31; Nesâî, Cenâze, 10.
3- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşr., Germany, 1994,  s. 223.

 

Dini Sohbet,Dini Chat,islami sohbet,islami chat

 

« Devamını okuyun...

İntihar etmek kaderden midir,

  • Tarih : 25 Mayıs 2012
  • Kategori : Kader
  • 2 Yorum

Kader ve hayatımız

Biz varlık olarak gözümüzle, kulağımızla, dişimizle, tırnağımızla, başımızla, ayağımızla, malımızla, mülkümüzle, maddemizle, mânâmızla, cismimizle, rûhumuzla, sahip olduğumuz herşeyimizle Allah’ın malıyız, mülküyüz, kuluyuz, mahlûkuyuz, Allah’ın mülkü üzerinde çalışan hademeleriz.

Biz beşer olarak, ister farkında olalım, ister olmayalım, Allah’a teslim olmuş haldeyiz. Kullanımı bize bağlı bir cüz’î irâdeye sahip olmamıza rağmen. Oysa her ne kadar tercih gücü bulunan, her nefeste bu gücü kullanabilen ve gerektiğinde haram helâl demeden ve Allah’ın emir ve yasaklarını dinlemeden kendi keyfimizce yaşayabilme ayrıcalığına/bahtsızlığına sahip varlıklar olarak biliniyor olsak da, biz bu sıfatımızla birlikte ve bu sıfatımızı deli dolu kullanır halde iken de eksiksiz Allah’ın hükmüne, irâdesine, emrine, kudretine, ilmine, takdîrine ve taksimine bire bir bağlı varlıklar olduğumuz şüphe götürmez. Ne ki, biz bu bağlılığımızı bilirsek ve bizim için yapılan İlâhî taksime râzı olursak, “îmân etmiş” oluyoruz ki, bu îmân, bağlılığımızı bilinçli hâle getiriyor. Bu bilinç ise beşer olarak bizi ebedî Cennet hayatına, ebedî saadete ve Allah’ın rızâsına ulaştırabiliyor.

İster îmân edelim, ister inkâr edelim, tercih yetkimizi ister teslîmiyetten yana, ister isyandan yana kullanalım; bizler, yaratılış bakımından da, hayatımızı çepeçevre saran belirli sınır duvarları bakımından da, âcizliğimizi ve fakirliğimizi de hesaba katacak olursak Allah’a eksiksiz teslîmiyet içindeyiz. Kaderimiz bizi kuşatıyor. Kaderin bizi kuşatışı ve bize çok fazla söz söyleme yetkisi vermeyişi bizim lehimize bir tecellîdir aslında. Çünkü verse, bizim onu da isyandan yana kullanacağımıza şüphe yoktur.

İyiliklerimiz kaderimizden, hasenâtımız kaderimizden, sahip olduğumuz tüm güzellikler kaderimizdendir. Yani her hoşlandığımız şey, Cenab-ı Hak’tandır. Kötülüklerimiz ise bizdendir. Bunu Cenâb-ı Hak, “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük dokunursa nefsindendir”1 âyetiyle beyan eder. Çünkü cüz’î irâdemiz var, yaptıklarımızı biz tercih ederek yapıyoruz, yaşadıklarımızda bizim tercih payımız var. Öyleyse iş ve eylemlerimizden, yapıp ettiklerimizden biz sorumluyuz.

Kader ile bizim cüz’î irâdemiz, İslâmiyet’in ve îmânın çizdiği iki uç hududu gösteriyor. Allah’ın takdiri ve ilmi tüm olayları kuşatmıştır, tüm kâinâta hâkimdir. Ki, kader budur. Biz de tüm kâinâtla birlikte Allah’ın ilim ve takdirinin, emir ve irâdesinin kuşattığı alan içindeyiz. Bu bakımdan elbette kadere bağlıyız. Fakat bizim istek ve irâdeye bağlı hareketlerimiz bize aittir. Sorumluluğu bizimdir. Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle, her şeyi Allah’a veren kul, nihâyet sorumluluktan kurtulmamak için istek ve irâdesiyle yaptığı davranışların sorumluluğunu bu cüz’î irâdeyle kendisi üstlenir.2

Bu cüz’î irâde bir “iç yöneliş”ten ibârettir. İmam-Mâturîdî’ye göre bu iç yöneliş, varla yok arası bir esastır (emr-i îtibârî). Bundan dolayı kula verilebilir. İmam-ı Eş’ârî’ye göre ise, bu mevcut olduğundan Allah’a aittir. Fakat bunu kullanma yetkisi insana verilmiştir. Üstad Bedîüzzaman’a göre ise ister o “iç yöneliş” olsun, ister “o iç yönelişi kullanma yetkisi” olsun her ikisi de bir emr-i nisbîdir, yani göreceli bir emirdir. Hâricî bir vücudu yoktur. Kula aittir. Emr-i îtibârî ise, yani var sayılan emir ise, gerçek bir varlık sebebi istemez. İçimizde beliren “tercih üstünlüğü” o işi yapmamıza yeterli olur.

Yani sabahleyin okula gitmek üzere çantasını sırtına alıp çıkan bir çocuk, bu hareketini kendi içinin hür yönelişiyle yapmıştır. Oturuşumuz, kalkışımız, yatışımız, yürüyüşümüz, gülüşümüz, konuşmamız, susmamız hep bizim o iç yönelişle birlikte ulaştığımız tercihlerimizdir ki, 1-Biz karar veriyoruz, yöneliyoruz, (niyetlenerek adım atıyoruz) 2-Cenâb-ı Hak yaratıyor, 3-Böylece o şey gerçekleşiyor. 4-Sorumluluk ise, bize ait oluyor.

İntihar eden bir kişi bir iç yöneliş ve tercihle kendisini o sonuca doğru sürüklemiştir. Sorumluluk kendisine aittir. Fakat sorumluluk üstlenmek, Allah’ın merhametine ve rahmetine sığınamayacağımız anlamına gelmez. Tüm sorumluluklarımız için bu söz konusudur. Günah işleyen biziz. Cüz’î irâdemizin talebini biz fiiliyatımızla gerçekleştirmişizdir. Günah bizimdir; günahkâr olan bizizdir. Fakat diğer yanda Allah’ın merhamet kucağı açık durmaktadır. Allah’ın mağfiret şefkati bizim kendisine sığınmamızı beklemektedir. Allah’ın rahmeti bizi bağışlamayı ve günahlarımızı yok etmeyi istemektedir.

Biz günahımıza sahip çıkarsak, Allah’ın bağışlamasını hak ederiz. Sahip çıkmaz ve “kaderimdi” dersek, bizi bağışlayacak mercîi günah işlemekle itham etmiş oluruz. Bu tutarsız davranışımız ise, bağışlanmamızı getirmez, bilâkis günahımızı artırır.

Yakınlarımız için de bu böyledir. Mâdem ki hayatta değillerdir. Mâdem ki, günah bildiğimiz bir şekil içinde—gerçek durumunu Allah bilir,—Allah’a teslim olmuşlardır. Mâdem ki artık af ve mağfiret talebinde bulunabilecek bir durumda değillerdir. Öyleyse onlar için biz mağfiret isteyelim, Allah’a sığınalım, Allah’ın onları affetmesini dileyelim, duâ edelim. Bu yol açıktır. Peygamber Efendimiz (asm) kendisini görmek üzere Medîne’ye gelen ve fakat tutulduğu bir derdin sancısına dayanamayarak bileklerini keserek ölen bir kişiye mağfiret duâsında bulunmuştur.3

Biz onlara neden duâ etmeyelim? Cenâb-ı Kâdıü’l-Hâcât bizden duâ istemektedir. Bizim duâmızı belki kabul eder ve onları günahlarından kurtarır. Neden olmasın? Takdir Allah’ın değil mi? Yoksa işi kadere verip elimizi kolumuzu bağlayıp oturmak, duâ da etmemek, bizim dinimizin getirdiği bir esas değildir.

İnsanın rızkının, ecelinin, amelinin, mutlu mu, mutsuz mu olacağının kendisi ana rahmindeyken yazıldığını, insanın ömrü boyunca bu kaderini yaşadığını konu alan hadisler mevcuttur.4 Fakat; 1-Bu yazı, Allah’ın ilmi nevindendir. Yani yazgı denilen “kader”, esas itibariyle Allah’ın bizimle ilgili bilgilere—bize göre önceden—sahip olması demektir. Allah ezelden ebede her şeyi bilmektedir, her şeyin plân ve programını O bizzat yapmaktadır. Allah’ın bu bilgisinden hareketle biz, yaptıklarımızın sorumluluğunu üzerimizden atamayız. 2- İnsan bu tercihini cüz’î irâdesi ile yapıyor, yani kendi tercihiyle yapıyor. Öyleyse sorumluluk insana âittir.

Yoksa insan, boşuna amel ediyor değildir. Hâşâ Allah zalim değildir. Fakat, insan amelini sırf gösteriş için yapmışsa, Allah için yapmamışsa, en büyük şeyler de yapmış olsa Allah makbul saymaz ve o kişiyi yargılar. Oysa Allah rızâsı için yapılan küçük şeyler bile makbûliyet sebebidir.

Dipnot:
1-Nisâ Sûresi, 4/79;
2-Sözler, s. 427;
3-Müslim, Îmân, 49;
4-Riyâzu’s-Sâlihîn, 395

dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,dini forum,

« Devamını okuyun...

İnsanin ismi kaderini etkiler mi,islami sohbet

  • Tarih : 25 Mayıs 2012
  • Kategori : Kader
  • Yorum Yok

İnsanin ismi kaderini etkiler mi,islami sohbet

Benim tanıdığım bütün ‘Yüksel’ isimli kişiler maddî manevî zorluk yaşamaktalar. Bu benim gözlemlediğim bir şey. Allah’a çok şükür yine de birçok Yüksel’den iyi durumdayım. Gerçekten isim, insanın kaderi üzerine etkili midir? Bu konuda küçükken bir zatın isminden dolayı kıyafet seçiminde çok zorlandığını duymuştum. Hakikaten böyle bir şey varsa ne yapmalıyım?”

İsimlerin insan kaderi üzerinde hiçbir etkisi yoktur. İnsanın kaderi üzerinde Cenâb-ı Allah’ın takdiri ile insanın duâsı ve ameli etkilidir. İnsan duâsıyla dilek ve isteklerini Cenâb-ı Allah’a arz eder. Amelini de duâsına uygun hale getirir. Yani duâsı ile amelini çeliştirmez. Yani duâ ile istediğine doğru elindeki Allah vergisi imkânları seferber eder. Böylece insan umduklarına kavuşur, zorluklardan kurtulur, kötülüklerden uzak olur, korktuklarından emin olur, iyiliklere ulaşır. İnsan isminden dolayı bir adım ne yükselir, ne de alçalır.

Ne var ki şüphesiz ismin güzel olması sünnettir. Zira isim kişinin hem dünyadaki, hem de ahiretteki ismidir.

islami sohbet,islami chat,dini sohbet,dini chat,islam,dini forum

« Devamını okuyun...

Kaderi nasıl algılamamız gerekiyor,Dini Sohbet

  • Tarih : 25 Mayıs 2012
  • Kategori : Kader
  • 1 Yorum

Kaderi nasıl algılamamız gerekiyor,Dini Sohbet

Kaderi nasıl algılamamız gerekiyor? Bir insanın yazısı küfürden yazılmışsa, âhirette neden azap görecek? Mârifetnâme’de İbrahim Hakkı Hazretleri: ‘Kaza ve kader hak olduğuna ve mutlaka tahakkuk edeceğine göre kulun dikkatli davranmasının ve korkmasının bir mânâsı yoktur’ demektedir. Bu cümle tedbirsiz tevekkülü mü çağrıştırıyor? Açıklar mısınız?”

Kader, Cenâb-ı Hakk’ın “ilim” sıfatı ile ezelden ebede her şeyi ihata etmesi, kuşatması ve hakkıyla bilmesi demektir. Hiç şüphesiz bu ihata, mukadderatından yaratılışına, dünyasından âhiretine insanı da kapsamaktadır.

Fakat insanın hayır veya şer tercihleri yahut iman etmesi veya küfürde kalması gibi amelleri söz konusu olduğunda “teklif” ve “irade” ön plâna geçer. Cenâb-ı Hak, “Kim ihtida ederse, kendisi için ihtida etmiş olur! Kim de sapıtırsa, kendisi aleyhine sapıtmıştır! Kimse kimsenin günahını çekmez! Biz, Peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz”1 buyurmaktadır. Görüldüğü gibi sorumluluk kaderde değil; “teklife muhatap olan” ve teklif karşısında “iradesiyle tercih yapan” insandadır.

Mârifetnâme’nin bu cümlesi özel bir alana–belki naz, niyaz veya aşk-i İlâhî, ya da hususî bir cezbe hâli… vs. gibi alanlara—hitap etmelidir. Bu mesaj, herkese hitap etmiyor. Çünkü genel mânâda, ‘Kulun dikkatli davranmasının ve korkmasının mânâsı yoktur’ denemez. Kulun dikkatli davranması ve belli ölçüde korkması, nihayet Allah’ın Hakîm isminin tecellisine riâyetin gereğidir. Çünkü bu dünya dârü’l-hikmettir, yani hikmet yurdudur, sebepler dünyasıdır. Cenâb-ı Hak sebepleri yaratarak bir düzen koymuştur. Bu düzene riâyet, kulluğun gereğidir.

Bu riâyet, aynı zamanda, kulun fiilî duâsıdır da. Kul duâsız olur mu? Duâ, gayret ve tedbir kuldan, takdir Allah’tandır. Kulun vazifesi dikkatlice duâ yapmak, tedbir almak, gayret göstermek, Allah’ın vazifesi de duâmıza göre veya yüce iradesine göre bizimle muâmele buyurmaktır. Dilerse, takdirini şüphesiz değiştirebilir de. Üstad Bedîüzzaman Hazretleri buna “atâ” demektedir. Yani Cenâb-ı Hak, kulunun duâsı ve ameli çerçevesinde kuluna muâmele yapar, ezelde takdir ettiği şeyi dilerse elbette değiştirir.2

Tedbir almadan ve gayret göstermeden her şeyi kadere ve yazıya bırakmak, tevekkül değil, tembelliktir. Bu, mü’minin işi değildir.

Dipnotlar:

1- İsrâ Sûresi, 17/15

2- Mesnevî-i Nûriye, s. 175

dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,dini forum

« Devamını okuyun...

Kur´ân´da kadere iman ,islami sohbet

  • Tarih : 25 Mayıs 2012
  • Kategori : Kader
  • 1 Yorum

Kur´ân´da kadere iman ,islami sohbet

Amentü’ye göre imanın altı şartından biri olan kadere imanın Peygamber Efendimiz (asm) tarafından söylenmediği, bunun sonradan eklendiği iddiâsı mevcut. Kadere iman konusunu işlerseniz sevinirim. Kur’ân’da kadere iman var mıdır?”

Hiç şüphesiz kadere imanın temeli Kur’ân-ı Kerim’e ve Hadis-i Şeriflere dayanır.

Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da kendi Mübarek Zatını, “Göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, evlât edinmemiş olan, hükümranlıkta ortağı bulunmayan, her şeyi bir ölçüye göre yaratıp kaderini tayin eden”1 olarak vasıflandırıyor.

Bir âyet-i celîle de şöyle buyurur: “Ne yeryüzünde vaki olan, ne de sizin başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazmış olmayalım. Bu, Allah için pek kolaydır.”2

Esasen, irademizin bile Allah’ın küllî iradesi ile kuşatıldığını yine Kur’ân’dan öğreniyoruz: “Allah dilemedikçe, siz hiçbir şey dileyemezsiniz!”3

Bir diğer âyet: “O’nun katında her şey bir takdir (kader) iledir.”4; diğer bir âyet de; “De ki; Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize erişmez!”5

Kadere iman meselesi, hiç şüphesiz muhtelif yönleriyle hadis-i şeriflerde de işlenmiştir.

Burada yalnız bir örnek verebileceğiz: Hadîs kaynaklarında meşhur Cibrîl hadisi diye bilinen bir hadîs vardır. Orada Hz. Cebrail (as) soruyor, Peygamber Efendimiz de (asm) cevap veriyor. Cebrail’in;

“İman nedir?” sorusuna, Allah Resûlünün (asm) verdiği cevap şöyledir:

“İman: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, Âhiret Gününe, hayır ve şerriyle kadere iman etmektir.”6

Bedîüzzaman Hazretleri de Kadere İman meselesi üzerine müstakil bir risâle te’lif etmiş ve kadere imanın “imanın erkânından” olduğunu delilleriyle açıklamıştır.7

Demek ki, Kadere imanın öyle su götürür yanı yoktur. İddia sahibi eğer dürüst ve samimî ise, temel kaynaklarımızla tanıştırmak sanırım yeterli olacaktır.

“Emr-i bi’l-maruf” vazifesiyle, iddia sahibinin “doğru imanı” elde etmesine yardımcı olmanızda fayda var. Elinden tutmak sizden; tevfik ve hidayet Cenâb-ı Allah’tandır.

Dipnotlar:
1- Furkan Sûresi (25), Âyet: 2
2- Hadîd Sûresi (57), Âyet: 22
3- İnsân Sûresi (76), Âyet: 30
4- Ra’d Sûresi (13), Âyet: 8
5- Tevbe Sûresi (9), Âyet: 51
6- Müslim, Îman, 1; Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; İbn-i Mâce, Mukaddime, 9
7- Bedîüzzaman, Sözler, s. 427

dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami sohbet,dini forum

« Devamını okuyun...

Evlilik kader midir yoksa irade midir,Dini Sohbet

  • Tarih : 25 Mayıs 2012
  • Kategori : Kader
  • Yorum Yok

Evlilik kader midir yoksa irade midir,Dini Sohbet

Evlilik kesinlikle kader midir yoksa irade midir?”

Biz kimi zaman kolaycılığa kaçıyoruz gibi geliyor bana. Her şeyde olduğu gibi, evlilikte kaderin payı olduğu gibi, irademizin de hissesi vardır. İlk adım irademizindir. Dileğimiz olmadığında işi gene irademiz çözer. İşi kadere yıkarak eli kolu bağlayıp durmak İslamî değildir. Daha doğrusu, kader inancı bu değildir.

İslâmî olan, irademizi sonuna kadar, usulüne göre ve aktif biçimde kullanmak ve işin gerçekleşmesi için gereken adımları meşru yollarla atmaktır. Bütün adımlarımıza rağmen iş başka türlü gerçekleşirse, sonuçta işi kadere vermek ve bunda hayır umarak kadere teslim olmak doğru olanıdır.

Fakat hiçbir adım atmadan işi kadere bırakmak doğru olmadığı gibi, bütün adımlarımıza rağmen kader başka türlü konuşursa, kadere itiraz ve isyan etmek de doğru değildir.

dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,dini forum

« Devamını okuyun...

Kader kaleminin cızırtısı ,Dini Sohbet

  • Tarih : 25 Mayıs 2012
  • Kategori : Kader
  • Yorum Yok

Kader kaleminin cızırtısı ,Dini Sohbet

Buhari’deki bir rivayete göre Peygamber Efendimiz (asm) miraçta kader ve kader kaleminin cızırtısını işitiyor. Kader ve kaza daha önce yazılmamış mıydı? Bu rivayeti değerlendirir misiniz?”

Peygamber Efendimiz’in (asm) Mi’racda kader kaleminin cızırtılarını işittiği haberi sıhhatli kaynaklardan geliyor. Bu haberi Peygamber Efendimiz (asm) İsra ve Mi’rac olayını anlattığı bir hadisinde bildiriyor.

Ezelde kaderin yazılmış olması demek, olacaklar bilgisinin Allah’ın ilminden Levh-i Mahfuz’a yazılıyor olması demektir. Bu, ezelî bir olaydır. Burada ezelden maksat, yaratılmış zaman dilimlemelerinden münezzeh bulunan Allah’ın ilmidir. Yoksa Allah’ın ilmini zaman dilimlemeleri arasında var sayarak, bilinmeyen geçmişe kadar inip, kaderin orada yazıldığını düşünmek, başka bir ifadeyle, Allah’ın olacakları bilinmeyen bir geçmişte yazdığını var saymak doğru değildir. Böyle düşünmeyi Allah’ın Kadim ismi, Ezel ismi, Ebed ismi, Bâkî ismi, Hâlık ismi, Muhalefetün lil havadis sıfatı kabul etmez. Çünkü Allah’ın bu isimleri, Kendi Zât-ı Muallası açısından zaman mefhumunu reddeder.

Zaman bizim için, yani yaratılmışlar için söz konusudur. Öncelik ve sonralık bize göre vardır. Dün ve yarın bizim kayıtlarımızdır ve bizi kayıtlandırır. Geçmiş ve gelecek bizi çepeçevre saran zincirlerdir. Mazi ve müstakbel bizi bağlayan çelik halatlardır.

Bu zincir ve çelik halatların hükmü hiçbir şekilde Allah için geçerli değildir. Çünkü Allah maddenin de, mekânın da, zamanın da yaratıcısıdır. Maddeden de, mekândan da, zamandan da münezzehtir. Maddenin, mekânın ve zamanın kayıtlarıyla Allah kayıt altına alınmaz.

Dolayısıyla, “Allah, olacakların yazısını zaman bakımından geçmişte yazdı” denilmez. Fakat “Allah, olacakları, oluşumuna hükmederken bilir ve takdir eder” denilir. Çünkü olacaklar için; olduğu an da, olmadan önce de, olduktan sonra da yaratılmış hallerdendir. Her “an” Allah’ın ilmi ile kuşatılmıştır. Her oluşum Allah’ın bizzat tasarrufudur. Allah’ın ilmi dün ile bugünü bir görür, bugün ile yarını bir kuşatır. Bu kuşatışta zaman söz konusu olmaz.

Şehadet âleminden giden Peygamber Efendimiz (asm), Mi’racı esnasında gayb âleminin birçok olayına şahit oluyor. Bu doğrudur. Elbette şahit olacaktır. Yoksa Mi’racın bir mânâsı olur muydu? Bu gaybî olaylardan birisi de, Allah’ın emriyle olacakları yazan meleklerin kalem cızırtılarıdır. Demek, hiçbir şeyde tesadüf yoktur. Demek, her şey bir İlâhî Plânın yürürlüğe girmiş hâlidir, ayrıntısıdır, parçalarıdır! Allah, varlıklarla ilgili emir ve tasarruflarını, takdir ve plânlamasını yürürlüğe koymak üzereyken yazdırıyor.

Nitekim Bediüzzaman Hazretlerine göre, atomların hareketleri de, Allah’ın ilim ve emirlerinin imlâsı hükmünde, kudret kelimelerini yazıp çizmekten gelen hareketler, titreşimler ve sarsıntılardan ibarettir, yani varlıkların gayb âleminden şehadet âlemine geçişlerinin titreşimi, ilim hâlinden kudret haline intikallerinin sarsıntısı hükmündedir.1

Bu itibarla, gayb olaylarını şehadet olayları hükmünde görüp değerlendirmek isabetli olmaz. Eğer sıhhatli kaynaklara dayanıyorsa bildirilenle yetinmek, bildirilene itimad etmek bizi daha doğru sonuca götürür. Gaybî olayların her ayrıntısını kavramakla değil, iman etmekle yükümlüyüz. Kaynak soruşturması yapalım; fakat temelde bu yükümlülüğümüzü unutmayalım.

DUÂ

Ey Mukaddir-i Hakim! Nasibimi hayırdan yaz, helâlinden yaz, marziyâtından yaz! Beni hayra yönelt, helâli sevdir, marziyatına sevk et! Zerre kadar da olsa hasenatımdan vazgeçme! Dağlar kadar da olsa günahlarımı bağışla! Seyyiâtımı hasenâta tebdil eyle! Beni, annemi, babamı ve bütün ehl-i imanı mağfiret eyle! Âmin!

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 505.

dini sohbet,islami chat,islami forum,dini forum,dini chat

« Devamını okuyun...

Tevekkül tedbiri gerekli kılar ,islami sohbet

  • Tarih : 25 Mayıs 2012
  • Kategori : Kader
  • Yorum Yok

Tevekkül tedbiri gerekli kılar ,islami sohbet

Tedbir kazayı ve belâyı def eder mi? Tedbirde ölçü ne olmalıdır? Meselâ evimize bir kilit takmamız normal midir? Yoksa iki kilit, çelik kapı, alarm gibi bilumum tedbirleri aldıktan sonra mı tevekkül etmeye hakkımız vardır?”

Tedbiri bir fiilî duâ olarak değerlendirdiğimizde; Allah dilerse şüphesiz kazayı ve belâyı defeder. Fakat bu bir sonuç hükmüdür. Sonuç hakkında hüküm vermek esasen bizim vazifemiz değildir. Bizim vazifemiz önden gerektiği gibi tedbir almak, tedbirden sonra da tevekkül etmektir. Tedbirde eksiklik ve boşluk bırakmamak, ihmalkâr olmamak, vurdumduymaz olmamak, “yazılan başa gelir” sözünün uhdesinde saklı bulunan yanlış tevekkül anlayışına ve tembelliğe kapılmamak bizim vazifemizdir.

Tevekkülü doğru anlamalıyız. Tevekkül düsturunu bize öğreten Kur’ân’dır.

* Hazret-i Yâkub Aleyhisselâm oğulları ile birlikte Mısır’a Bünyamin’i de gönderirken, tedbiri de, tembihi de elden bırakmadı ve oğullarına şöyle dedi:

“Sizi bir felâket kuşatmadıkça onu bana geri getireceğinize dâir Allah adına sağlam bir söz vermeden kardeşinizi sizinle göndermem!” Onlar söz verince de, “Bu söylediklerinize Allah şâhit olsun!” dedi. Sonra dedi ki: “Oğullarım! Şehre bir kapıdan girmeyin! Ayrı ayrı kapılardan girin! Gerçi Allah’ın takdir ettiği bir şeyi ben sizden geri çeviremem! Hüküm ancak Allah’ındır! Ben O’na tevekkül ettim! Tevekkül etmek isteyenler de O’na tevekkül etsinler.” 1

Âyette Hazret-i Yâkub’un (as) oğullarına yaptığı tembihler birer tedbir mahiyetindedir. Gerek Bünyamin’in başına bir iş gelmesini önlemek için, gerekse oğullarının nazar veya başka biçimde zarar görmesini önlemek için Hazret-i Yâkub’un (as) elinde başka çâre yoktu. Olsaydı mutlaka kullanacaktı. O halde Hazret-i Yâkub (as) kendi çapında bütün imkânlarını kullandıktan ve gerekli tedbiri aldıktan sonra Allah’a dayanıp güveniyor, tevekkül ediyor.

* Kavminden bir kısmı Firavun’dan zarar gelir diye korktukları için Hazret-i Mûsâ’ya (as) açıktan inanmak istemedi. Veya inançlarını gizlemek istedi. Oysa Firavunun zorbalığı ve ilahlık iddiası gibi haddini aşmış davranışları karşısında kendilerine gönderilmiş bir Peygamber ile birlikte omuz omuza hareket etmeleri ve Firavunun kötülüklerine mertçe karşı koymaları gerekiyordu. Bu konuda birlikte hareket etmeleri gerekiyordu. Alınacak başka bir tedbir yoktu. Sadece tevekkül ve teslim isteyen zor günlerdi.

Hazret-i Mûsâ (as) onları yalnızca tevekküle ve teslim olmaya çağırdı. Dedi ki:
“Ey kavmim! Eğer Allah’a îmân ettiyseniz ve O’na ihlâs ile teslim olmuş Müslüman’lar iseniz, O’na tevekkül edin.” 2
* Hazret-i Şuâyb Aleyhisselâm kendisine düşen görevin yalnızca tebliğ olduğunu, sonucun Allah’a ait bulunduğunu, yapılacak işlemin dâveti sürdürmek olduğunu bildiriyor ve dâvetine uymayan kavmine şöyle sesleniyordu:

“Ey kavmim, söyleyin bana! Eğer ben Rabb’imden açık bir delil üzere isem ve Rabbim beni kendi katından pek güzel bir rızıkla rızıklandırmışsa, ben O’na isyan edebilir miyim? Size yasakladıklarıma kendim karşı gelmek istemem! Ben ancak gücümün yettiği kadarıyla sizi ıslâh etmek istiyorum. Muvaffak olmam ise ancak Allah’ın yardımıyladır. O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yönelirim.” 3

* Bir işe karar vermek, o işi bitirmenin yarısıdır. Çünkü karar, niyettir. Karar, aynı zamanda hâl ve fıtrat diliyle yapılan bir duâ demektir. Bir işe karar veren kimse, başarmak ve olabilecek olumsuzlukları bertaraf etmek için önce Allah’a sığınmalı ve güvenmelidir. Cenâb-ı Hak bir işe azm eden ve karar veren kimseler için şu önemli prensibi hatırlatır:

“…İşlerinde onlarla istişâre et! Bir işe karar verip azm ettiğinde ise, Allah’a güven ve tevekkül et. Şüphesiz Allah kendisine tevekkül edenleri sever.” 4

Tevekkülün sebepleri bütünüyle reddetmek demek olmadığını, bilâkis sebepleri Allah’ın kudret elinin bir perdesi bilmek demek olduğunu bildiren Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, sebeplere teşebbüsün ise, bir nevî fiilî duâ hükmünde bulunduğunu, sonucun da yalnız Allah’tan istenmesi gerektiğini; tevekkülün, kendisine düşen tedbirleri gerektiği gibi aldıktan sonra netîceyi Allah’tan bilmek ve yalnız O’na minnettâr olmak demek olduğunu bildirir. 5

Demek tevekkül etmek için, önce biz, bize düşen tedbiri gerektiği gibi, gerektiği kadar ve gücümüz ölçüsünde almakla görevliyiz ve yükümlüyüz. Bize düşen kısımda ihmâlkâr davranamayız, tedbirsiz olamayız, gayretsiz olamayız.

Takdiri ise Allah’a bırakırız.

Bir evi hırsızlara karşı korumak için düşünülebilecek her şey tedbirdir. Anahtarın ve kilidin en iyisi, kapının en sağlamı, en dayanıklısı, alarm vs. gibi ulaşılabilen yeni teknolojik ürünlerin en iyisi, bunları kullanma becerisi… vs. bunların tamamı tedbir sınıfına girer. Tedbir ne kadar iyi olursa, sonuç için o derece makbûliyet şartlarını taşıyan fiilî duâ yapılmış olur. Hangi tür tedbir gerekiyorsa, bize düşen ihmâl etmemektir. Fiilî duâmızın sonucunu ise Allah’a bırakmalıyız.
Yani tedbir bizden, takdir Allah’tandır.

Dipnotlar:
1- Yûsuf Sûresi: 66, 67.
2- Yûnus Sûresi: 84.
3- Hûd Sûresi: 88.
4- Âl-i İmrân Sûresi: 159.
5- Sözler, s. 284.

dini sohbet,dini chat,islami sohbet,islami chat,nur sohbet,nur chat

« Devamını okuyun...

Sonraki Yazılar »